Adına efsaneler yazılan,

Baktıkça seyrine doyum olmayan,

Büyük imparatorlukların başkenti.

Taşı toprağı kültürel altın olan,

Kazdıkça binlerce yıllık tarihi çıkan,

Doğu ile Batı’nın kesişimi.

Yıllarca başkasının adıyla anılan,

Konstantin’in sahiplenmek istediği,

Kadim Türk kenti İstanbul.

Sanına “Mutluluk Kapısı” denilen,

Sanına “Yüce Kapı” denilen,

Sanına “Tahtın Ayağı denilen İstanbul.

Adını Konstantin’den kabul edip,

Resmi yazışmalarda “Konstantiniyye” kullanıp Arapça,

Acemce unvanlarla anılan İstanbul.

13 Kasım’da İngilizler ayak bastı Konstantiniyye’ye,

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun devamı için.

Başladı kadim Türk toprağını çiğnemeye.

Sonbahar hüzünlüdür,

Ağaçlar yapraklarını insanlar göz yaşlarını döker,

Düşman çizmelerinin sesleri yağmura karışır.

Yerin kulağı vardır diye boşuna mı söylenmiş?

Toprak, üzerine dökülen gözyaşlarını hiç mi içselleştirmez?

Üzerinde çiğnenen çizmeleri hiç mi hissetmez?

Dökülen çınarın yaprakları toprağı besleyince,

Suyunu gözyaşlarından alınca,

Bu topraktan yetişen Türk bundan uzak mı kalacak?

Türk titredi, anımsadı kendini,

Bir toprağa baktı,

Bir göğe…

Önce kendinden utandı,

Sonra söz verdi kendine.

Ulusal andını yazdı. İngilizler korktu,

16 Mart’ta Mebuslar Meclisini bastı.

Türk bir kere and içmişti,

Adını verdiği Tanrı’ya söz vermişti.

Bu and kağıtlara değil,

Zihinlere ve gönüllere yazılmıştı.

Kuşaklardan kuşağa işlenecekti.

Yapılacak tek bir şey kalmıştı.

Kadim Türk kentini tutsak edildiği adından kurtarmaktı.

Türk kenti, Türk adıyla anılmalıydı.

Türk kenti her anlamda bağımsızlığına kavuşmalıydı.

T.C. Kurucu Önderi Gazi Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk,

Bu kente İSTANBUL adını verdi.

Dünya durdukça bu adla anılacaktır.

Murat Kalyoncu (Türkolog)

16.03.2022