16 Ağustos 2022

NİZAM-ÜL MÜLK VE İHANETLERİ (GÖRÜNEN) – 1

Türk tarihinin önemli imparatorluklarından olan Büyük Selçuklu Devleti’nin önemli şahsiyetlerinden biri olarak geçen Ebu Ali Kıvamuddin Hasan bin Ali bin İshak et-Tusi’nin namı diğer Nizam-ülmülk’ün nasıl bir şer odağı olduğu çok şaşırtıcı olarak karşımıza çıkmaktadır. Şaşırtıcı diyorum çünkü; anlatılan tarihimizde övgüler düzülen bu Acem vezirinin yaptıkları biraz incelendiğinde tehlikenin yavaş yavaş geliyorum dediğine tanık olacaksınız.
Diğer taraftan bir Abbasi halifesi Gazne Devleti’nin eski kölesi Horasan valisine neden Nizam-ülmülk ünvanı verdi?
Acaba bu Abbasi halifesi Selçuklu’daki taht kavgalarından galip çıkan tarafta olan Nizam-ülmülk’ün yapacakları hakkında bilgi sahibi miydi?
Selçuklu sultanları halife ile kavgalı iken Nizam-ülmülk ile halife nasıl kolay anlaşabiliyordu?
Yoksa devşirme olduğu söylenen Abbasi Halifesi ile aralarında herhangi bir gizli bir antlaşma var mıydı?
Bu sorular bile Nizam-ülmülk hakkında kuşkuların artmasına neden olmaktadır.
“Devletin düzeni” ya da devlete düzen veren unvanı verilen Nizam-ülmülk’ün ölümünün ardından önce kurumsal bir düzeni oluşturduğu söylendiği Büyük Selçuklu Devleti ve daha sonra aynı yanlışlara düşen Eyyubiler , Kölemenler (Devlet-i Türki), Türkiye Selçukluları ve Osmanlılar nasıl bir anda yıkıldılar ya da yıkılış sürecine girdiler?
Bu anlamda Nizam-ülmülk’ün uygulamalarını temel olarak üç başlıkta inceleyebiliriz.
1) Topluma dinsel olarak hükmetmek
2)Türk ordusunun zihinsel ve yapısal durumunu bozmak
3)Görünürde olmasa da fiilen saray yönetimini ele geçirmek
Bu uygulamalar bir anlamda devşirmelerin Türk’e savaş açtığı bir sürecin başladığını da göstermektedir.
Bu süreç doğal olarak önce zihinleri ve gönülleri, ilk olarak fethedip, sonra hükmetmek yoluyla gerçekleşecektir.
Nizam-ülmülk bu çerçevede, köle olarak geldiği Selçuklu sarayının sonra da halkın güvenini kazanarak çalışmalarını yapmaya başlamıştır. Öyle ki; Çağrı Bey, oğlu sultan Alparslan’ı, Sultan Alparslan da oğlu Sultan Melikşah’ı, Nizam-ülmülk’e emanet etmişler, çocuklarına onu bir baba gibi görmelerini ve sözünden çıkmamalarını tembih etmişlerdir. Halk nezdinde ise herkesin ona yönelmesi sonucunda Nizam-ülmülk Kabe’ye benzetilmiştir.
Daha önce Çağrı Bey’in yanında çalışan Nizam-ülmülk, Sultan Tuğrul Bey’in ölümünden sonra başlayan taht kavgasında doğal olarak Alparslan’ın yanında yer almış ve bu mücadeleden galip çıkan taraf olmuştur. İlk aşamada sarayın güvenini kazanmaya başardıktan sonra o dönemde dinsel kargaşalığın verdiği boşluktan yararlanmak ister. Bu anlamda kendi adını taşıyan “Nizamiye Medreseleri”’ni açar. İran’da (Amul, İsfahan ve Nişabur), Irak’ta (Basra, Musul ve Merkez Bağdat) ve Türkistan’da(Bugün Afganistan adı verilen- Belh ve Herat) şubeleri açılarak geniş bir coğrafyaya hükmetme yolunda önemli bir adım atar.
Kendisi de Nakşibendi şeyhleri ile içli dışlı olan Nizam-ülmülk, felsefeyi geri plana iten hatta karşı olan bu okulları açmasıyla birlikte bu okullara öğretmen olarak daha önce Sultan Tuğrul Bey döneminde kovulan, akıldan çok dogmaya önem veren, inancı birinci öncelik olarak ortaya koyan eşarilik mezhebinin savunucularını geri çağırır. Bunu da sanki bir özür, bir barışma havasında yapar.
Bu medreselerin başına da İmam Gazzali’yi getirir. Günümüzde de çok taraftarı olan İmam Gazzali’de eşarilik mezhebinin yılmaz savunucularındandır. Özet olarak görüşlerinden söz etmek gerekirse; İmam Gazzali, akıl-vahiy denkleminde vahyin önceliği olduğunu ortaya koyar. Çok felsefi bir yaklaşım getiriyormuş gibi “Akıl sonsuzu idrak eder, görünenin ötesini anlar” derken, aklın iman noktasında her şeyi idrak edemeyeceğini belirterek, “Aklın, iman bilgisine kapalı olduğunu dile getirip, bu bilgilerin Allah’ın peygamberleri aracılığıyla bildirdikleri vahiyler ve Batıni keşif ile tamamlanacağını” söyler. Bununla da yetinmeyip tam bir akıl idrakı için bu gelen vahiylerin ve buna aracılık eden peygamberin onaylanması değişmez bir koşuldur, görüşünü savunarak çelişkili önermeler ortaya koyar.
Aslında İmam Gazzali’nin sözcükleri dolandırarak gerçek anlamda demek istediği;
“Dinin hükümleri ne diyorsa (ne yapman isteniyorsa) harfiyen uygula!!!”
Bu görüşe göre; akıl din hükümlerini yani şeriatı uygulamak için bir araç olarak kullanılmalıdır. (Bu araç lafı bir yerlerden tadınık gelmiyor mu?)
Batıni bir keşfin gerekli olduğunu söyleyen bir kişiyi kendi adını taşıyan medreselerin merkezi ve en büyüğüne rektör olarak atayan Nizam-ülmülk’ün Batıni anlayışına karşı, ki sapkın diye nitelendirmektedir, gerçek anlamda mücadele ettiğini söylemek mümkün olabilir mi?
Felsefeyi dışlayan bir medrese gerçek anlamda bir eğitim-öğretim kurumu olabilir mi?
Sorgulama!!!
Düşünme!!!
Toplumda sözde aydın kesiminin temelleri böyle atılmaya başlanır.
Toplumun üzerine bir nevi ölü toprağı atılması gibi…
Koşulsuz itaat!
Hangi durumla karşılaşırsan karşılaş sakın isyan etme!
Başını kaldırma!
Sadakayı lütuf olarak gör!
Dolayısıyla, Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nde “Nizamiye Medreseleri”’nin örnek alınarak kurulan medreselerin yetiştirdiği sözde aydınlarla devletlerin düşünsel olarak topluma bir yol gösterici olmaktan öte ön tıkayıcı bir işlevi olacağı çok açık değil miydi?
Devletlerimizin ilerleyen dönemlerde açmazla karşılaşmadılar mı?
Batı karşısında bu anlayış devletlerimizin ellerini kollarını bağlamadı mı?
Ki öyle de olmadı mı?

Murat Kalyoncu (Türkolog)