16 Ağustos 2022

NİZAM-ÜL MÜLK VE İHANETLERİ (GÖRÜNEN) – 2

(devam)

Anımsayalım, İstanbul üzerine fetih hazırlıkları yapıldığı zaman Çandarlı Halil Paşa, o dönemde Fatih’e karşı çıkan tek kişi idi. Bunun sonucunda da Çandarlı Halil Paşa’nın bu karşı çıkmasının temelinde Doğu Roma’dan rüşvet aldığı iftirası atılmış ve bu onun idamına götüren yol olmuştu.
Sanki bu rüşvet iftirasının temelinde bu Acem vezirinin Türk’ü hakir görmesinin, göstermesinin bir rolü yok mu?
Bu da tarihin ilginç noktalarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ordu içine yerleştirilmeye çalışılan gulam sisteminin önemli bir diğer ayağı işin parasal boyutuydu. Ordudaki gulamlara iki kısımda ödeme yapılıyordu. Birincisi, emirlik rütbesine erişemeyenlerin aldığı maaş, ikincisi de emirlik rütbesine erişenlerin aldığı ikta***… Ancak gulamların tek gelir kaynağı maaşları değildi. Onlar cülus bahşişi, ikâmât denilen ayakbastı parası ve savaşta elde edilen ganimetten hisseler almaktaydılar. Buradan bakıldığı zaman ordu içerisinde gulamların çok büyük servetler edindiği ve büyük paralar kazandıklarını söyleyebiliriz. Örneğin; Anadolu’nun fethi sırasında rol alan İbn Han adlı bir Türkmen beyi Halep sahibi Atiyye ile yapmış olduğu anlaşmaya göre, maiyetindeki 500 gulam için ayda 11.000 dinar ödemiştir. Yılda bu 132.000 dinar demektir. Melikşah döneminde vezir Nizam-ül mülk’e sahip olduğu 1000’den fazla gulamı tüm teçhizat ve maaşları dâhil 200.000 dinara mal olmaktaydı. Dolayısıyla devlet için büyük bir mali külfetti.

Osmanlı’daki devşirme sistemi ile sorunlar ne kadar benzer hatta aynı değil mi?

Oysaki; Türk ordusu ücretli değildi. Yavaş yavaş bu nitelik de bozulmaya başlamıştı. Bu çerçevede Türk gulamların hizmetleri karşılığı aldıkları maaş veya iktanın büyüsüne kapılıp, bu ekonomik gücü, daha da arttırmak için siyasi çıkarlarına yönelik olarak da kullanmışlardır. Bunun için hanedan üyeleri arasındaki taht kavgalarına karışmaktan hatta tehdite varan boyutlara gitmekten çekinmemişlerdir.

Ulusun ordusu, padişahın, hükümdarın ya da efendisinin paralı askeri konumuna dönüşmeye başlamıştı.

Diğer taraftan, sayısal olarak o dönemin devasa rakamlarına ulaşan Selçuklu ordusu, nitelik olarak geriye düşmüştür. Dönemin en güçlü ordusu olarak sayılabilecek 400 bin rakamına ulaşan Selçuklu Ordusu, Hasan Sabbah karşısında aciz durumlara düşmüştür. Oysaki Türk ordu sistemi hakkında bilgi veren Çinli bir vezirin tespitlerinde; Türk askerlerinin insanı şaşırtan bir çeviklikle hareket etmesinden, en yalçın dağların çok kısa bir sürede tırmanmaları ve inmelerinden sözedilir. Sellerin ve ırmakların elbiseleriyle yüzülüp, geçilirken, rüzgar, yağmur ve susuzluk gibi engellerin Türk askerlerini yıldıramadığını kaydeder. Her türlü arazi koşullarında sefere çıkmaya hazır olduklarından dem vurulur. Hatta yalnızca askerlerin değil, askerlerin atlarının da atları en dar yarıklardan bile geçmeye alışık olduğu önemle vurgulanırdı. Her zaman söylediğimiz ve tüm dünyaca bilindiği üzere, Çinlilerin bitip tükenmek bilmeyen Hun akınlarından korunmak için Çin Seddi’ni yapmaları ve buna karşın Hun İmparatoru Mete Han’ın Çin Seddi’ni aşması buna en iyi örnektir.

Bir anlamda Sultan Melikşah döneminde en geniş sınırlarına ulaşan devlet yükseliş dönemi içinde gerileme dönemine girişin uyarılarını vermeye başlamıştır.

Acem veziri tüm bunlarla yetinmemiş olacak ki; köle yapamadığı Türkmenleri de gulam sistemine dahil edip köleleştirme peşinde koşmaktadır. Kitabında buna da ayrı bir başlık olarak almaktan geri kalmaz. Bulduğu her fırsatta Türklere kinini kusan Acem veziri bu başlıkta daha hemen başında “Türkmenlerin bıkkınlık verdiğinden” söze giriş yapıyor. Muhtemelen kendisinin hangi devletin veziri olduğunu anımsarcasına bir nevi özür mahiyetinde sözlerine şu biçimde devam ediyor:

“Türkmenler hem sayıca kalabalıktır hem de devletin kuruluşu aşamasında hizmetleri geçtiği için devlette hakları vardır. Üstelik akrabadır”

Ama sonra gerçek niyetini ortaya koyan sözcükleri sıralamaya başlıyor:

“Türkmenlerin çocuklarından bin kişiye maaş bağlanmalı, gulam gibi sarayda tutulmalıdır. Bu insanlar diğer insanların arasında bulunarak onlara alışır, gulam gibi hizmet eder ve içlerindeki nefret zamanla ortadan kalkar” Bunu da özellikle Sultan Melikşah’a önemle sunmuştur.

Acem vezirinin kurumsallaştırmaya çalıştığı bu gulam sisteminin sürdürülebilmesi için büyük mali kaynağa gereksinim vardır. Bu kaynağın sağlanması da fetihlerin sürekliliğine dayanmaktadır. Fetihler sonucu elde edilecek ganimet ve topraklar, verimli olması elzemdir, olmazsa olmaz iki koşuldur. Dolayısıyla kısa dönemde başarılı gibi gözükse de uzun dönemde tam bir felaketle sonuçlanmıştır. Omurgasını bu sisteme bağlayan Türk devletleri doğal sınırlara ulaşması ile sistem kendini adeta kilitlemiş, kendi içinde bir krize girmiş ve çöküş sürecine girmiştir. Her koşulun dört dörtlük işlemesi gibi varsayımla hareket eden bu sistem, gerçekte pamuk ipliğine bağlıydı. Acem vezirin hediyesi ikta sistemini, tımar sistemi olarak daha katı ve nispeten daha başarılı bir biçimde uygulayan Osmanlı Devleti de yükseliş dönemi içerisinde aslında farkında olmadan duraklama aşamasına geçmiştir. Fetihler zorlaşmış, geçmişe oranla azalmış, yenilgiler artmaya başlamıştır. Ancak ordunun masrafları bu karşılık daha da artmıştır. Yükselme döneminin Muhteşem Süleyman’ı döneminde devletin sınırları geniş, orduları çok büyük olmakla birlikte hazine de bir o kadar boştu. Dolayısıyla Osmanlı da ileriki dönemlerde, bu sistemi uygulayan hem Selçukluların, hem de Kölemen Devleti (Devleti-Türki) ile mültezimleşmeye, servetin tek elde toplanmasına kadar giden aynı olumsuz sonuçlarla karşılaşmıştır. Sonuçta ezilen ise; gerek Acem vezirin gerekse de devşirmelerin hor gördüğü ülkenin asıl sahibi, kurucu unsuru Türkler olmuştur.

Acem vezirinin yaptığı belki de en büyük ihanetlerden biri de Türk ordusunun homojen yani türdeş yapısının bozulmasını vasiyet etmiştir. Türk ordusuna her soydan asker alınması için çaba gösterilmesi gerektiğinden söz etmiştir. Seferde nöbet tutan birliklerin birbirinden çekineceklerini, kımıldayamayacaklarını, uyumayacaklarını ifade ederek, savaş günü her soyun canına dişine takarak birbirleriyle yarışacaklarını belirtir.

Acem veziri bu gerekçesi gerçekten ilginçtir. İlginç olmaktan öte gülünçtür.

Kendine bu kadar bilge denen bir vezir, Türklerden kurtulmak için bu tutarsız gerekçeyi mi üretir?

Gulam sistemini yıllarca öğrenen, Selçuklu’da uygulayan bu kendisi değil mi?

Bu gulam sisteminde özellikle Türk savaşçıları köle olarak almadı mı?

Gazne Devleti’nin kurucusu Alptekin, Türk değil miydi?

Kendine bağlı birliklerle Samanoğulları Devleti’ni yıkıp Gazneliler Devleti’ni kuran Alptekin’i kitabında sayfalarca anlatan kendisi değil miydi?

Niyet kötü olunca işler farklılaşıyor doğal olarak…

 

Ne yazık ki bu vasiyeti Osmanlı Devleti uyguladı ve devşirmelerin yalnız ordu kademelerine değil, devlet kademelerine de sızmalarına izin verdi.

Hâlâ acısını çekmiyor muyuz?

Murat Kalyoncu (Türkolog)

*Varegler için bakınız http://boertechinegazetesi.com/turkun-tek-ve-suregelen-sorunu-benlik-kaybi-3/

** Türkopoller, İngiliz Kralı Richard’a bile önerilen bu Tür askerler, Haçlı seferleri olarak din kılıflı olarak adlandırılan seferlerde Tapınak Şovalyelerinin ordularında, Rodos-Malta Şovalyelerinin içinde de para karşılığında görev yapmışlardır. Benliklerini kaybeden, Türk kültüründen kopan bu Türkler için, Mısır’daki, kurucusu Hazar Türkü olan Selahaddin Eyyubi’nin kurduğu Eyyubi Devleti’nde ve Devlet-i Türk-i’yi (Türk Devleti) başka bir deyişle ikinci olarak Türk adıyla ülke kuran Kıpçak Türkü Baybars’ın kurduğu Kölemen Devleti tarafından hain olarak ilan edilmiştir. Bu nedenle Türkopol tutsakların cezaları derhal öldürülmek olmuştur.

***İkta, Osmanlı Devleti’ndeki tımar sisteminin öncüsüdür.