10 AĞUSTOS 1920 SEVR İŞGAL ANTLAŞMASI: TÜRK TARİHİNDE KARA BİR LEKE

Türkler dünyaya her zaman uygarlık getirmiş ve her türlü sömürüye karşı durmuştur. Bu anlamda Batılılar olsun, Araplar olsun, Farslar veya Çinliler olsun emperyalist emellerine karşı duran Türkleri kendilerine engel koyan unsur olarak görmüş ve düşmanca davranış içinde bulunmuşlardır.
2. Viyana bozgunundan bu yana tarihsel süreci incelediğimizde, Batılı devletlerin yüzlerce yıldır süren Türklerle olan mücadelesinde ne yazık ki başarılı olduklarını görmekteyiz. Türkler, ilk olarak Avrupa’dan atılmış, bunu Balkanlar izlemiş ve sonunda atalarımızın elinde kala kala onbinlerce yıllık kadim Türkiye toprakları kalmıştır. Batılılar için bu da yetmeyecektir. Onlar için Türk sorununun çözümü Yunan’ın, Ermeni’nin, Arap’ın yaptığı gibi olacaktır.
Çözüm; bir tek Türk kalmayana dek katliam!
Yersiz yurtsuz, aşsız yok olmaya mahkum edilmiş Türk Milleti!
Türk’ü yok etmek için, İngiltere-Fransa-Rusya üçlüsü aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakırlar, Türk’e “Hasta adam” diyerek mirasına ortak olurlar…
Bu dönemde 1. Dünya Savaşı patlak verir. Aradıkları fırsat ayaklarına gelmiştir.
Alırlar kalemi kağıdı ellerine, biri söyler biri yazar, Türk yurdunu masada paylaşmaya başlarlar…
Yıl 1915 İstanbul Antlaşması ile; İstanbul ve Boğazlar Rusya’ya bırakılır, boğazlar, müttefikler için serbest liman olacak, buna karşılık Rusya, Türkiye’nin Asya topraklarında İngiltere ve Fransa’nın özel hakları bulunduğunu kabul eder.
Aynı yıl yapılan Londra Antlaşması’nda İtalya’ya Antalya ve çevresini verirler. Bununla birlikte işgal ettiği Trablusgarp ve On İki Ada’yı da sahibi olarak tanıyarak İtalya’nın ağzına bal çalarlar.
Yıl 1916 Sykes-Picot Antlaşması ise Orta Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun paylaşımını amaçlayarak, Fransa; Adana, Beyrut, Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin arasında kalan toprakların tamamı ile, Şam, Sivas, Halep, Harput ve Diyarbakır illerinin bir kısmını alırken, İngiltere’ye ise Bağdat ve Basra illerini içeren Güney Irak verilecekti. Buna ek olarak, Suriye’de Hayfa ve Akka limanlarını da alacaktır. Rusya ise, Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis ile Muş ve Siirt hattına kadar doğu bölgelerini alacaktır. Rusya ayrıca, Adana ile güneyde Gaziantep -Mardin ve kuzayde Talas- Kayseri-Harput hattına kadar araziyi alacaktır. Bununla bağımsız bir Arap devleti ile Filistin için Osmanlı’dan ayrı bir hükümet öngörürler.
Bu üçlü yaptıkları anlaşmadan sonra geleneksel olarak İtalya’yı da gücendirmemek için 1 yıl sonra Saint Jean De Maurienne Antlaşması yapılır.
Ne var ki; evdeki hesap çarşıya uymaz!!!
Batmayan güneş imparatorluğunun yenilmez armadası Çanakkale’de T.C. Kurucu Önderi Gazi Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kahraman Türk direnişiyle karşılaşıp denizin dibini boylayınca yanlış hesap Bağdat’tan döner misali, bu sefer Çanakkale’den döndü…
İngiltere, Rusya’ya yardım gönderemedi. Kendi iç sorunlarıyla baş başa kalan Rusya savaş dışı kaldı. Artık masadan bir oyuncu kalkmıştı. Kalkmıştı kalkmasına ama planlar halen yürürlükteydi.
1. Dünya Savaşı’nın bitiminde, Ateşkes adı altında Osmanlı’ya Mondoros İşgal Antlaşması imzalatılır.
İşte bu sözde ateşkes ile, Batılılara yaptıkları gizli anlaşmalara göre Türk yurdunun işgalinin yolu açılmış oluyordu…
Ülke yangın yerine döner…
Bununla birlikte yurtta güçlü ve milli bir yönetimin yerinde yeller esmektedir. Görüntüde bir yönetim var ama devletin başı olan kişi tahtını korumak için işgallere karşı kayıtsız kalmakla, bununla da yetinmemiş, onlardan himaye isteyecek kadar basiretsiz ve korkak bir haldedir.
Padişah Vahdettin’in Temmuz 1919 tarihindeki bir İngiliz gazeteye verdiği bir demeci;
“Sevgili babam Sultan Abdülmecit, İngiltere’nin büyük dostu ve bu ülkeyle Fransa’nın müttefikiydi. Ben her zaman İngiltere’ye hayranlık besledim ve her zaman İngiltere’ye dost bir siyasetin destekleyicisi oldum; biz İngiliz milletiyle hükümetinin insaf ve insanlık duygularıyla adaleti sağlamak için bize yardım edeceklerini ummaktayız.”
Vahdettin’in Aralık 1919 tarihinde de yine bir demeci:
“Büyük devletlerin uygar yardımlarını sağlamak en büyük isteğimdir.”
Bu davranış devleti teslim etmek değil midir?
Hem de savaşmadan!!!
Türk’ün töresinde böyle bir şey var mı?
Amerikan-İngiliz-Fransız savaş gemilerinin koruması altında İzmir’i işgal eden, katliam yapan Yunanlılara ses çıkmaz.
600 yıllık Türk devletinin başkenti düşman çizmeleriyle çiğnenir. Ses çıkmaz.
Bunlar ancak sömürge ülkelerinde görülebilecek davranışlar değil mi?
Bu acunun varlığından beri bağımsız yaşayan Türk atalarına bir hakaret değil miydi?
Bunların yanında milli mücadeleye de köstek olması affedilebilir mi?
Şartların lehine oluştuğunu gören Batılılar amaçlarına hiç bu kadar yaklaşmadıklarını görerek zevken ellerini ovuşturuyorlardı…
Payitahttan da destek alan Batılılar planlarını uygulamaya devam ederler. Son dokunuşları yapmak için birkaç toplantıdan sonra Türk’ün idam fermanı olan Sevr İşgal Antlaşması’nı ortaya çıkarır. Batı hayranı payitaht kendinden bekleneni yapar. Düşmanları şaşırtmaz. Batılıların ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikaları sonucunda Vahdettin’in tam yetki verdiği heyet bu intihar antlaşmasını 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalarlar. O da yetmez saltanat şurasında da onaylanır.
Oysa ki; Atatürk’ün önderliğindeki Milli mücadelenin merkezi Ankara’da kıyamet kopmuştur. Tepki gecikmez. Yanıt nettir. 19 Ağustos 1920 tarihinde hainlerin yüzüne tokat gibi tarihe geçecek şu karar alınır;
“Şûrayı Saltanat ve Sevr Antlaşması Hakkında; Saltanat Şurasında Sevr Muahedesi’nin imza edilmesine karar ve oy verenlerle antlaşmaya imza koyanların ihanet-i vataniye ile itham olunması ve haklarında gıyabî hüküm verilmesi ve isimlerinin her yerde lanetle anılması kararlaştırılmıştır.”
Dünya durdukça bağımsız yaşayacak olan Türk Milleti, silahını eline alır ve yedi düvele karşı insanüstü bir mücadeleyle milli mücadelesini kazanır. Böylece, yok olmaya yüz tutulmuş Türk milleti küllerinden yeniden doğar.
İç ve dış tüm olumsuzluklara karşın…
Dolayısıyla, onbinlerce yıllık engin tarihimiz her ne kadar kahramanlıklarla dolu olsa da ibretlik olaylarla da karşılaşabilmekteyiz. Her Türk’ün kahramanlıklarla övünebildiği gibi, tarihsel yanlışlardan da ders çıkarabilmesini kesin bir zorunluluktur. Özellikle Türk balalarının Türk’ün varlık mücadelesinde süreçlerin nasıl geliştiğini bilmesi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu anlamda Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlık senedi olan Lozan’ı anlamak için Sevr’i her Türk’ün, -genci yaşlısı, kadını erkeği- çok iyi bilmesi gerekmektedir. Çünkü; Atatürk’ün öldürülmesinden sonra zaman içinde yeniden Sevr önümüze farklı biçimlerde konmaktadır, kazan içindeki soğuk sudaki kurbağayı yavaş yavaş ısıtılması gibi…
Murat Kalyoncu (Türkolog)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir