4 EYLÜL 1919 SİVAS KONGRESİ: TÜRK’ÜN MANDACI FELSEFEYE KARŞI YANITI

4 EYLÜL 1919 SİVAS KONGRESİ: TÜRK’ÜN MANDACI FELSEFEYE KARŞI YANITI

Sömürgecilik bir devletin üstünlük kurduğu devletler üzerinde kendi lehinde kaynak transferi yapmasıdır. Bu çerçevede, yabancı bir maden şirketinin Türkiye’de altın aramak için önce yer üstündeki doğal dengeyi talan edip, yer altı altın rezervini bitirip çekip gittikten sonra ortaya çıkan manzara buna örnek olarak verilebilir.
Bu işin piri hangi ülkelerdir? Özellikle İngiltere biraz da Fransa…
Mandacılık ise kavram olarak 20. yüzyılda ortaya çıksa da aslında sömürgeleştirme anlayışının yöntemsel değişikliğinin adıdır. Bu anlayışa göre, büyük hayırsever(!) devletler çok şevkatli (!) kollarını zayıf devletlere uzatacaklarmış, koruyacaklarmış, tavsiyeleriyle geliştireceklermiş…
Kimden, hangi devletlerden koruyacaklar?
Neye göre geliştirecekler?
Bu büyük devletler kim?
İngiltere, Fransa ve “Manda” kavramını ortaya atan ve yeni büyük bir güç olarak ortaya çıkan ABD!!!
Bu ülkeler aynı zamanda sömürgeci ülkeler değil miydi?
Bu anlamda mandacılık kavramı, savaşın maliyetinden kurtulmak için sömürgeci ülkelerin, geri kalmış ya da geri bıraktırılmış ülkelere uzattığı sözde bir barış eli projesi değil midir?
Yani zehrin gümüş tepside sunulmuş hali değil midir?
Çok bilinen kurbağa örneğinden yola çıkarsak; sömürgecilik kavramını kaynar su, mandacılık kavramını ise yavaş yavaş ısıtılan soğuk su olarak betimleyemez miyiz?
Bu çerçevede dünyayı uygarlaştırmak için gelen, adını Tanrı’nın verdiği Türk, sömürgeci güçlerin hain emelleri karşısında durarak büyük bir engel oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu güçlerin Türk’ü böyle bir manda cenderesi içine sokmak amacında olduğu bir gerçektir. Bu o kadar büyük bir amaçtır ki bilinenin aksine bu süreç sadece 1. Dünya Savaşı sonrası değil, Ataman (Osmanlı) Devleti’nin 300 yıl öncesine kadar gider.
İlk adım 1606 yılında imzalanan Zitvatoruk Antlaşması’nda yatar. Bu antlaşmanın o dönemlerde çok dikkat çekmeyen, üzerinde durulmayan;
“Osmanlı padişahı, Avusturya Arşidüküne Roma İmparatoru unvanıyla hitap edecek.”
maddesiyle İstanbul’un teslim alınışından sonra Fatih Sultan Mehmet’in aldığı “Roma İmparatoru” ünvanının bir anlaşma yoluyla verilmesi ve “Dünya Devleti” görünümünü yitirmesine neden olmuştur. Artık Osmanlı’nın masaya yumruğunu vurma dönemi bitmiştir. Bu sona erme sonraki dönemlerde yapılan antlaşmalarda kendini göstermiş, bir zamanlar sadaka olarak verilen imtiyazlar, ülke için tehdit edici kapitülasyonlara dönüşmüş, büyük çapta topraklar bir kalemde yitirilmeye başlanmıştır. (Karlofça, Berlin antlaşmaları gibi)
Daha korkunç olanı da ilerleyen dönemlerde Türkler savaşta kazanıp masada verir anlayışının yerleşmesi olduğunu düşünebiliyor musunuz? (Özellikle 1897 Türk-Yunan Savaşı)
Sürecin ikinci adımı ise Kırım Savaşı ve bu savaşı sonlandıran 1856 yılı Paris Antlaşması’dır. Kırım savaş masraflarını karşılamak için ilk dış borç alınmış ve bu borcu başka borçlar izlemiş, hazinenin 2. Abdülhamit döneminde iflasına kadar gitmiştir. Bu borçların tahsili için günümüzün IMF’si olarak Duyunu Umumiye kurulmuş, ülkeyi haraca bağlamıştır.
Paris Antlaşması ile de Osmanlı topraklarını koruyamayacağının acizliğini kabul etmiş, bu sömürgeci devletlerinin artık her dediğini yapmaya başlaması akıl alır şey değil!!!
Üçüncü adım ise Paris Antlaşması’yla birlikte büyük devletlere verilen sözlerden biri olan azınlıklara imtiyaz yani ayrıcalık verilmesidir. Bilinen adıyla Islahat Fermanı… Bu fermanla birlikte bu devletler iyice Osmanlı içişlerine karışmaya başlamıştır. O kadar ki; padişahına suikast düzenleyen birine bile hak ettiği cezayı verememek!!!
Bir zamanların koskoca Cihan Devleti ne hallere düşmüş, düşürülmüş???
Görünürde bağımsız ama gerçekte aciz!!!
Kendi kararlarını alamayan, Batılı devletlerin elinde oyuncak olmuş bir devlet…
Bu anlayışın mandacı-sömürgeci anlayıştan farkı var mı?
Devlet yöneticileri çare çare diye dertlenirler, kurtuluş çaresi ararlar. Avrupa’ya sorarlar. Büyük devletler kaşıkla verir, verir ama kepçeyle alır. Yardım eder gibi görünür, gözleri kapattırır toprakları patır patır işgal eder. Türk devleti battıkça batar, sömürgecilik kısır döngüsüne daha da saplanır…
Son adım Vahdettin dönemi ise tam bir mandacı-sömürgeci anlayış vardır. Mandacılık kavramı iyiden iyiye tartışılmaya başlanmıştır.
İngiltere mi? ABD mi?
Bu dönemin artık mandacı ülke seçim dönemi olması ne kadar traji-komik olduğunu göstermiyor mu?
Ancak T.C. Kurucu Önderi Gazi Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, tam bağımsızlıktan başka bir çözüm yolu düşünmez. Bu doğrultuda; işgal yıllarında kadim Türkiye topraklarının en güvenilir yeri olan Sivas’ta hemen bir ulusal bir kongre toplanması gerektiğini belirterek, yüzyıllarca terk edilen, ihmal edilen, yaşamlarını düşman devletlerin insafına bırakılan yıllarca ezik bir halde bırakılan, başı yere eğdirilen Türk’e başını kaldır demiştir.
Zorluklarla toplanan kongrede manda sorunu çıkmıştır. Çetin tartışmalar olur. Temsilcilerden biri Tıbbiyeli Hikmet söz alıp Atatürk’e hitaben şöyle konuşur;
“ Paşam, murahhası (üyesi) bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih (ayıplarız, kınarız) ederiz. Farz-ı mahal (örnek olarak), manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz (lanetleriz)”
Atatürk, Türk ülkesini kurtarmak için damarlarında taşıdığı asil kanı hisseden bu Türk gencinin azim ve kararlılığını kongredekilere göstererek;
« Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır,’” diyerek Hikmet Bey’e döner ve “Evlat; müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm! » der.
İşte Sivas Kongresi bu anlamda Osmanlı’nın son 300 yılındaki sömürgeci-mandacı oyunlara kesin bir şekilde dur diyerek, son noktayı koymuştur.
Atatürk tüm bu yüzyıllar süren olayı şu şekilde özetlemiştir;
‘Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanmıştır.
Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi.’
‘Halbuki hangi istiklal (bağımsızlık) vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile, ecnebilerin planları ile yükselebilsin?
Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.’

Murat Kalyoncu (Türkolog)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir