İHRACATA DAYALI BÜYÜME KAVRAMININ TÜRKİYE İÇİN ANIMSATTIKLARI

Kocaeli Valisi Serdar Yavuz çok değil, geçtiğimiz Ağustos ayında; “ihracata dayalı büyümek zorundasınız” diye bir ifade kullandı.
İhracata dayalı büyümek; yüksek katma değerli ürünler üretip satabiliyorsanız, ölçek ekonomilerine sahip olup, bunları dünya ekonomilerinde yön verecek kadar gücünüz varsa doğru ve olması gereken bir biçimde gerçekleşecektir. Bir de karşılaştırmalı üstünlükler kuramına göre gerçekten üstünseniz oyunun kurallarını da yazmak gibi güç de elinizde olacaktır. Ne var ki; bu kavram Türkiye için olumlu çağrışımlar yapmaması bir yana, yakın tarihimiz açısından pimi çekilmiş bir bomba niteliğine bürünmüştür.
Bu kavramın Türkiye’de popüler olarak ne zaman kullanılmaya başlamasıyla ana hatlarıyla bir çerçeve çizmeye başlayalım…
Bu kavramın kullanım sıklığı yaklaşık 40 yıl kadar geçmişe gider,
1980’li yıllara…
Peki hangi politikacıyla?
Küresel kapitalizmin en büyük iki kurumundan biri olan Dünya Bankası çıkışlı tarikatçı Turgut Özal ile…
Turgut Özal adlı Türkiye siyasetindeki bu figürü, “Kapitalizm ve Siyasal İslam’ın evliliği” olarak da düşünebilirsiniz…
Bu evlilik Türkiye’deki balayına ne zaman çıktı?
12 Eylül Askeri darbesi ile*…
Bu evliliğin metaforik (mecazen) olarak çocuğu kim mi?
Tahmin etmek güç değil!!!
Diplomasız olarak Cumhurbaşkanlığı makamına getirilen kişi…
(Bu noktayı aklımızda tutalım ve yeniden valinin toplantısına dönelim)
Vali Yavuz ihracata dayalı büyüme kavramını nerede söyledi?
Kocaeli Sanayi Odasında…
Kocaeli’nin önemi nedir?
Türkiye’nin ihracatının %15’ini, ithalatının ise % 22’sini karşılıyor.
Peki % 7 nerede?
O da borç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hem de bir sanayi kenti için bu borç çok değil mi?
Üretirken bu neyin borcu?
Bir iktisatçı olarak bu borcun kaynağında birden çok neden sayabilirim.
Ancak en bariz örneğini ve akıllarda en kalıcı olayı için bir ipucu vereyim…
Tükiye ekonomisi dışa bağlı hale getirilen bir ekonomi…
Özellikle 1945’lerden sonra…
(2. Paylaşım savaşını kazanan ABD’nin dünya ekonomisini oyunun kurallarını kendisinin yazmaya başlaması ile birlikte…)
Bu dışa bağlılığı arttırmanın bir çok yolu var.
Ancak en hızlı ve en kestirme yolu nedir?
Düşük kur!!!
Yani aşırlı değerli yerli para!!!
(Değerli demiyorum, çünkü dış dünyanın müdahalelerine açık, kırılgan ekonomilerde yerli paranın değerli olması kavramsal olarak da gerçek olarak da olanaklı değildir.)
Yani yapay olarak güçlendirilmiş yerli para!!!
Bunu nasıl yaparsınız?
-Dışarıdan borç para alıp bir süre için piyasada likidite bolluğu yaratırsınız,
-Ülke kaynaklarını, devlet bütçesine yüksek gelir getirici kurumlarını özelleştirme geliri adı altında sözde yabancı yatırımcıya satarsınız,
-Merkez bankası olarak açık piyasa işlemleri yaparak (Elinizdeki döviz rezervlerini piyasaya satarak) piyasadaki yerli para arzını görece kısarsınız.
Bunlar çoğaltılabilir…
Özellikle dış etkenlerin etkisi yani bir anlamda konjonktür de (geçerli durum) uygun olup, bunların hepsi birden olabiliyorsa, bu süreç çok daha hızlı ilerleyecektir.
Parçaları tarihsel olarak sıralayalım ve bir “bulmaca” niteliğinde olan bu parçaları birleştirelim…
-Küresel kapitalizmin kurumsallaşması (1945’ler)
-Siyasal İslam’ın toplumsal bir proje olarak güçlendirilmesi (1945-1980) (1980 sonrası adı Yeşil Kuşak olacaktır)
-12 Eylül 1980 Askeri darbesi (1980-1983)
-Dünya Bankası çıkışlı tarikatçı Turgut Özal’ın başbakan olması (yaptırılması) (Anavatan Partisi -1983) (Turgut Özal deyice 24 Ocak kararlarının mimarı olduğunu yani, yönetsel olarak küresel kapitalizme sert bir biçimde eklemlenme kararlarını her zaman anımsamamız gerekmektedir.)
-Ara dönem (Bu dönem de kendi içerisinde iki bölümde incelenebilir)
– Görece bolluk olarak adlandırılan yapay dönem (Ne tesadüftür ki; Siyasal İslamcı temelli Demokrat Parti’nin de, Anavatan Partisi’nin de, A.K. Parti’nin de ilk dönemleri aynı adlandırmalarla geçer)
– Ekonomik krizler dönemi ya da küresel kapitalizme eklemlenme koşullarının ekonomik olarak olgunlaşma dönemi (özellikle 1994,2000 ve 2001 krizleri) (Yine bu dönemde 24 Ocak Kararlarını andıracak nitelikte yine Dünya Bankası çıkışlı Kemal Derviş’in 17 günde 17 yasa söylemiyle yapılan yasaları unutmamak gerekir)
-Krizlerden bunalan halka yine bir Siyasal İslamcı partinin seçtirilmesi (A.K. Parti-Kasım 2002)
-Bu parti döneminde neler gerçekleşti? (Diplomasız yurttaşın yani yukarıda sözünü ettiğim metaforik çocuğun neden olduğu sorunlar!!!)
-Dış borçlarla yükseltilen likidite bolluğu (Cari açık tartışmaları-Borç yiğidin kamçısıdır lafları)
-Ülkenin yok pahasına satılan altın yumurtlayan kurumları (Babalar gibi satışlar)
-Faiz neden enflasyon sonuç diyen halka seçtirilen temel iktisat iktisat bilgisinden yoksun birinin bilim dışı çıkarımsılarının sonucunda dövizin yapay olarak sabitlenme girişimleri sonucunda merkez bankası rezervlerinin boşaltılması…
Ortaya çıkan sonuç düşük kur,
Ortaya çıkan sonuç ithalatı özendirici politikalar,
Ortaya çıkan sonuç yerli üretimin kösteklenmesi
Ortaya çıkan sonuç ithalat eksenli ihracat,
Ortaya çıkan sonuç dışa bağımlı bir ekonomi…
Dolayısıyla içi boşaltılmış bu kavramı yakın geçmiş olarak yaklaşık 40 yıl sonra bir daha bir siyasetçiden duymak,Türkiye’de yapılan uygulamaların sonrasında, saklanan gerçeklerin ardını anımsatınca beni çok rahatsız etti.

Ya sizi???

Murat Kalyoncu (Mali müşavir – Türkolog)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir