14 Haziran 2021

ATAM SANA SÖZ

Şu hayatım da vicdanımı hiçbir zaman kaybetmedim. Zaten biz Türkler ilel ebed hep vicdanlı insanlarmışız. Örneğin islamiyetten önce ki TENGRİ inancımız da doğanın gücüne inanmışız ve doğaya canlılara, kısaca Allah’ın yaratmış olduğu herşeye büyük saygı ve hayranlık duymuşuz. Hani bir TÜRK Atasözünde der ya “Karıncayı bile incitmez” diye, işte bizim kültürümüz de insanlık dendimi, vicdan dendi mi manasını en iyi özetleyen söz bence bu sözdür.
Ama bu tutum iyi olana.
Bir de bizim Türklerin en büyük özelliği bence yapılanı unutmamaları, yani kinci olmalarıdır. Bunu kendimden biliyorum. Ne yapılan iyiliği ne de yapılan kötülüğü unutmuyorum.

Şimdi gelelim genel meselelere;
TV den izlediğimiz kadarıyla, Filistin de halkın karşılaştığı olumsuz durumlar ve bombardıman sonrasında öldüğü söylenen masum çocuklara insanın vicdanının sızlamaması için ya insan olmaması lazım ya da bu halka karşı geçmişten gelen bir gerçeğin kötülüğünü düşününce vicdanı tamamen soğması lazım. Evet benim için durum ikincisi.

Bizim Türklerden (!) çoğu bir Kudüs telaşına girmiş ama kendi arap milletlerinden bir çıt bile çıkmıyor. Neden? Hadi araplar biz sonradan müslüman olmuş Türklere “mevali” deyip bizi kendilerinden ayrı tutuyorlar da arap soyundan olan filistinlilerin öldürülmelerine neden tepki koymuyorlar? Devlet çıkarlarına mı ters düşüyor? Eee tabii millet bakmaz öyle aynı soydanmış, din kardeşiymiş v.s.

Ama biz bakarız değil mi?
Peki biz neye bakarız?
Biz birbirleriyle toprak alışverişinde bulunmuş akraba iki toplumun anlaşamamazlıklarına bakarız ama kendi kardeşimiz olan ve sırf müslüman oldukları için Çin devleti tarafından zulüm gördükleri, asimile edilmeye çalışıldıkları ve hatta öldürüldüklerini Doğu Türkistan özerk bölgesinden kurtulup gelen tüm soydaşlarımızın beyan ve protestolarında var iken ve biz bunlara amerikanın oyunu diyebiliyorken, zamanında ingiliz ajanı lawrence’ın kışkırtmalarıyla bağımsız filistin hayallerine kapılıp Türk askerini sırtından hançerleyen bir halkın bugünler de yine bir başka emperyalist devletin güdümünde olabileceği ihtimalini düşünmek bile istemiyoruz. Neden? Geçmişi kulağımıza küpe yapmadığımız için mi? Yoksa geçmişin gerçeklerine “bir uydurma” diyip elimizin tersiyle kenara ittiğimiz için mi? Peki bir ihanet gerçekleşmediyse Osmanlı o cepheleri neden kaybetti? Osmanlı’nın büyük toprak kayıpları sonrasında yıkılmasına neden olan başlıca unsur arap ihanetleri değil miydi?
Ben yüce Türk milletine ve Türk devletine kötülük yapmış hiç kimseyi kabul etmiyorum, ben yüce Türk milletine ve Türk devletine zararı dokunmuş hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum.
Tabii bunlar hep benim kişisel duygusal fikirlerim.
***
Mayıs ayını çok severim. Bu ay doğmuşum, aynen Atam gibi. Bir yer de okumuştum, Atatürk’e doğum tarihi sorulduğunda Samsun’a çıktığı 19 Mayıs gününü söyleyerek, çıkışıyla başlatmış olduğu Türk ulusunun milli mücadelesine vurgu yaparak, işte ben o gün doğdum demiş olduğu gerçekten çok manidar ve duygusaldır. Mayıs ayı bu sebeple bence ayların en güzelidir.
15 Mayıs gecesi Mustafa Kemal Paşa’mız kıymetli annesi Zübeyde hanım anamız ve değerli kız kardeşi Makbule hanım ile yola çıkmadan önce son kez kurulan yer sofrasında akşam yemeği yerler.
Daha sonra Makbule hanımın anlatımlarıyla o anlar tüm milletin bağrında şu şekilde unutulmayan bir anı olarak kalacaktır…

“Samsun’a hareket günü olan 16 Mayıs 1919, cumaya denk gelmişti. Genç Paşa, o gün son resmi görüşmelerinin ardından evine gitti.15 Mayıs günü İzmir’in işgali başlamıştı. Tarifsiz bir keder içindeydi. 15 Mayıs 1919 akşamında İstanbul’da sadece annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule Hanım ile yalnız kalmak istedi. Zübeyde Hanım’ın karyolasının yanında yer sofrası hazırlandı. “Anneciğim. Ben gidiyorum… Buraların da Selanik gibi olmak ihtimali vardır. Ben gittikten sonra yanılıp da sokağa çıkmayın. Benim işim mühim. Bu işte muvaffak olabilmem için huzurlu kalple çalışmam lazım… Beni merak ve endişede bırakmayın. Giderken gözüm arkada kalmasın. Elimi, ayağımı bağlamayın. Memleket için çalışırken sizden yana bir üzüntüye duçar olmak istemem” dedi. Zübeyde Hanım, kalbindeki sıkışıklıkla fenalaştı. Doktor Rasim Ferit Bey çağrıldı. O gece uykusuz geçti. Sabah olduğunda kendisine gelen Zübeyde Hanım, Samsun’a uğurladığı biricik oğlunun ardından kızı Makbule’ye; “Sen asker kardeşisin. Ayıp, ağlanır mı hiç askerin ardından? Üzüntünü kimseye belli etme” diyecekti.” (Alıntı)

Her defasında duygulanıyorum. Her defasında gururlanıyorum. Bu gazeteyi 2018 yılından beri çıkarıyorum. Elimden geldiğince çok insana dağıtmaya çalışıyorum, istiyorum ki okusunlar, istiyorum ki büyük ataları Atatürk’ü ve Türk milleti için verdiği mücadeleyi, unutmasınlar, Türk milleti için düşündüğü ve hayata geçirdiği eşsiz Türk devrimlerini anlasınlar.
Kaç kişi okuyor bilmiyorum, belki de gazeteyi sadece kuşlarının altına sermeye kullanıyorlar,
ben okuduklarını düşünüyorum ama belki de sobalar da tutuşturma aleti olarak kullanıyorlar,
ben dağıttığım zaman okunduğunu düşünüyorum ama belki de kağıt toplayan şirketlere toptan verip birkaç kuruş olacak olan gelirini alıp bir ihtiyaçları için kullanıyorlar.
Amacıma ulaşıyor muyum bilmiyorum ama;
ATAM SANA SÖZ VERİYORUM Kİ; TEK BEN KALSAM BİLE YİNE DE AÇTIĞIN YOLDA MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİM.

TENGRİ BİZ MENEN! (TANRI BİZİMLE!)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir