HAMMAMİZADE İSMAİL DEDE EFENDİ

Klasik Türm Müziğinin en müstesna temsilcisi olan Dede Efendi, adından da anlaşılacağı gibi bir Mevlevi Dedesi idi. Babası hamam işleterek geçimini sağladığı için Hammamizade adıyla anılırdı. Çocukluk yaşlarında yatkınlığı farkedilerek müzik eğitimine başlamış olan Dede Efendi Yenikapı Mevlevihanesinde Şeyh Ali Nutki Dede’den dersler almaya başlaımıştır, bu arada neyzen Abdülbaki Dede’den ney üflemeyi öğrendi.
Henüz Çiledeyken bestelediği “Zülfündedir benim baht-ı siyahım / Sende kaldı gece, gündüz nigahım / İncitirmiş seni meğer ki ahım / Seni sevdim odur benim günahım” dörtlüğü ile başalyan bestesi çok beğenilmiş ve ünü saraya kadar uzanmıştır. Müziğe olan merakıyla bilinen dönemin padişahı III. Selim kendisini huzuruna davet ederek sarayda hanendelik görevi vermiştir. Bu arada başarısını gören Şeyh Nutki Dede, henüz bitmemesine ramen çilesini affederek ona Dede Ünvanını vermiştir. Saray çevresinden bir hanım ile evlenmiş ve verdiği eserlerle beğeniler toplamaya devam etmiştir.
Sevdiklerinin kaybıyla sarsılmış, Şeyhinin, annesinin ve bir evladının ölümüyle tarifsiz acılar yaşamış olan Dede Efendi bu aldığı yaraların etkisini eserlerine de yansıtmıştır. Türk Müziğinde ilk defa kişisel bir mersiye olarak literatüre geçmiş olan eseri ‘’Bir Gonca Femin yaresi vardır ciğerimde adlı eseri bunun kanıtıdır.
III. Selim öldürülünce yerine geçen IV.Mustafa musiki konusuna önem vermediği için Dede Efendi saraya uğramamıştır. II.Mahmud başa geçince saraya danışman olarak geri dönmüştür. Müezzin başı olarak görev yapmıştır. Saraydaki bu görevleri Abdülmecid zamanında da devam etmiştir.
Abdülmecid zamanında başlayan batılılaşma etkileri musikiye de sirayet etmiş ve saray eşrafında Batı Musikisinin etkileri görülmeye başladı.
16.yüzyılda Topkapı Sarayında ve At Meydanında ( Sultan Ahmed Meydanı); Şehzadelerin sünnet ve düğün törenlerinde Avrupa’dan gelen bazı müzikçiler çok sesli müziğin ilk örneklerini sundular.
Üstelik İstanbul’un zengin ve elit kesimin bulunduğu Sultanahmet Meydanına ulaştı. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise, çok sesli müzik kavramıdır. 16.yüzyılda buraya gelen sadece çoksesli müzikti. Daha sonra klasik müzik orkestrası ve en sonunda opera gelecektir. Bu büyük bir modernleşme hareketidir.
İstanbul’a gelen ilk klasik müzik orkestrası I. François tarafından, 1543 yılında V.Karl’a karşı verdiği savaşta kendisine destek veren Kanuni Sultan Süleyman’a hediye olarak gönderilmiştir. Bu orkestra sarayda 3 gün süreyle konserler vermiştir. Bu orkestra dışında zaman zaman Galata’daki kilise orgcuları da saray halkına ve Osmanlı aydınlarına mini konserler vermekteydiler.
19.asırdaki kültürel değişme yani Batılılaşma ise kendini iyiden iyiye hissettirmiştir ve batılı düşünce akımlarının etkisi altına giren Osmanlı, Batı müziğini kısa sürede benimsemiş hatta değişen toplum beğenisinin simgesi durumuna getirmiştir
Osmanlı’nın kültür yaşamındaki bu değişimde İstanbul’da bulunan yabancı elçilik mensuplarının etkisi çok fazladır. Özellikle kentin Beyoğlu’nda Pera kesiminde bulunan tiyatro ve opera binalarındaki konser ve opera gösterileri, dönemin sosyal yaşamındaki yeni oluşumlara araç konumundadır. Varlıklı ailelerin batılı yaşam anlayışını daha kolay benimsemeleri ile büyük bir kültürel etkileşim yaşanarak piyano ve diğer Batı tarzı müzik aletlerini öğrenme isteği yaygınlaşmıştır.
19.yüzyılda ve hatta daha önce Avrupa’da müzik eğitimi veren müzik okulları, konservatuarlar vardı. Osmanlı döneminde böyle kurumlar olmadığı ve dolayısıyla okullu bir eğitim mümkün olmadığı için Osmanlı aristokrat ve burjuva gayrimüslim aileleri bu gediği yabancı öğretmenlerle kapatıyordu. Bu öğretmenler arasında Müzika-i Hümayun’un şefi Guiseppe Donizetti’den, Macar Tevfik Beye kadar seslerini dünyaya duyurmuş isimler mevcut.
Abdülmecid dönemi Batılılaşma rüzgarı en çok kültürel alemde esmiştir. Bu dönemde yani 1839- 1861 yıllarında Avrupa’dan İstanbul’a gerek resim gerek müzik alanında ünlü müzisyenler gelmiştir. Bu sanatçılar arasında en önemlisi ise, padişah huzurunda resital vermek üzere gelen ilk konuk sanatçı olan Viyolonist Hengi VIeuxtemps’tir. Verdiği resitalden sonra padişah tarafından Nişan-ı Ali kıt’ası ile ödüllendirilmiştir.
Bu ortam içerisinde sarayda yapılan toplantılarda yerli bestecilere Batı Müziğinin tarzında besteler yapılması salık verilir. Bu bağlamda yaptığı besteler Dede Efendi’nin vals ritminde yaptığı eşsiz besteler ortaya çıkmıştır. Gel gör ki kendisi hakkında çıkan gavurlaştığı dedikodularına yol açtığı için itibarını zedelemeye başlamış ve sonunu hazırlayan bir sürece götürmüştür.
Aslında Dede Efendi evrensel sanat seviyesinde eserler verebilecek güçte melodik yapısı ve armonize edilmeye müsait besteler verebilen nadir Türk Müziği Bestecilerindensin. Bu durum;Türk müziğinin armonize edilmesi gerektiği ve gerekmediği türde iki farklı kanıyı getirmiş olsa da sanatın yerelden evrensele gidebilmesi için çağa ayak uydurması gerekliliğine de dikkat etmek gerekebilir.
Dede Efendi hakkında çıkan dedikodular kendisini derinden yaralamış ve Hacc’a gitmeye karar vermiş ve burada yakalandığı veba mikrobu sonuncu vefat etmiştir.

Müzikle kalın…
Şükriye Arslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir