“Sen akıllı, kültürlü birisin gerçekten inanıyor musun o saçma şeylere” diye sordu felsefeci. “Bilmem ki ne desem?”diye geveledi kadın. “İnanmak dersen bunun bir kanıta ihtiyacı olacak. Olsa ne olur, olmasa ne olur? Senin yaşamında birşey değiştirecek değil ya. Ama yine de soruyorsan benim fikrim şöyle; herkes geçmişte yaşadığına inanmak ister ve bir kral ya da kraliçe olduğunu bilmek ister.” diye devam etti felsefeci. “Ama ben müptezel bir fahişeydim! İşte bu da benim tezimin en zor kısmı, çünkü bu muhafazakar yaşantım için son derece ızdıraplı birşey. Bununla karşılaşmak acı vericiydi kendimi yargıladım, çok acı çektim.” Yüzünden merak ve şaşkınlık akıyordu felsefecinin. “Üstelik en sevdiğinin başına büyük belalar açan, sonra da pişmanlık ve yalnızlık içinde genç ölen biri. Haha…”diye güldü felsefeci. Konuyu daha da derinleştirmesi için sorular sordu. Etkilenmişti. Zaten hep eleştirecek birşeyler bulurdu. “Bu egzantrik uzakdoğu yalanlarına inanan ve spekülatif zımbırtılara inanan bir sürü şaşkın insan var” dedi felsefeci. Olaya mantıksal bağlantı açısından bakıyordu. Haklıydı. Kendini gaza getirip pek çok zırvalık ürettiği de olmuştu zaten kadının.

Hiçbirinin önemi yoktu. “Eski hayatım” diye anlattığı şey tam bir kurguydu. Felsefi zırvalıklarıyla kafasını şişiren entel arkadaşına minik bir şaka yapıyordu zaten. Birbiriyle alakalı bir dizi olay anlattıktan sonra gülmeye başlayınca arkadaşı tuzağın farkına vararak gülmeye başlamıştı. Yine de öyküsü çok sevimli olmuştu. Gerçekçi ya da akılcı kisvesi altında zırvalamak. Çok eğlenceli geliyordu bu durum ona. “Yine de” dedi “sadece reenkarnasyon ile açıklanabilir bir bebeğin ezberden senfoni orkestrasını yönetebilmesi, yada 6 yaşındaki çocuğun benim köyüm, benim karım, çocuklarım, adım, yerim diye anlattıklarının doğru çıkması.”

“Neden peki” dedi felsefeci. “Çünkü” dedi, “ne ekiyorsan onu biçiyorsun.” “Eğer başkalarına acı veriyorsan o acıyı çekiyorsun bir zaman. İyilik ediyorsan o da dönüp geliyor sana.” “Bu sence adil mi” dedi felsefeci. “Evet hem de çok adil” dedi; “Üniversite sınavına çalıştığın için kazanmanı da sağlıyor.”

“Kalkıp da büyük teoriler uydurmanın alemi yok” dedi felsefeci. “Bu tartışma sürer gider.” Tatlı bir akşam vakti yürünen tatlı bir İstanbul ışığı altında sallanıyordu sularda Altınboynuz Sureti. “Şiir gibi dedi yaşamak, neden canımızın istediğini kurguluyoruz ki o zaman. Eğer bir dokudan yapılmışsak aynı bütünün birer zerresiyizdir mutlaka. Ve bu kendini yenileyen çoğaltan bir kaynak olmalı adı her ne olursa olsun.”

Kafasında dönüp duran izlenimler ve akşamın deniz kokusu arasında, görünürde kendi dünyalarının uyumsuzluğundan sebep gömüldüler iç dünyalarının sularına. “Rasyonalize ettiğin her durumda irrasyonel olan her damlayı yok sayacaksın” dedi içinden küskün. Oysa zaman alacaktır diğerinin dönüp de anlatmak istediğini algılaması. Belki de hiç anlamayacaktı. “Yine de” dedi kadın “bir süre gökyüzünde yanyana yüzen yıldızlar gibi sonsuzlukta ilerliyoruz.” Ve yeni bir yol çizmeye karar verdi kendine. Bambaşka şekilde düşünmeye çalıştı. Başlangıç noktası hep kişinin zihninde diye düşündü. Kendinden bezmişti artık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir