İSLAM ŞERİATINDA KADININ EŞİTSİZLİĞİ

İslam’da kadın erkekle eşit değildir. İslam’ın kurallarını teşkil eden şeriat da bunun bir yansıması olduğu için kadın statü ve haklar yönünden erkeğe göre eksiktir. Durum bu olmasına rağmen tefsirler Arapların İslam’dan önceki dönemlerine göre kadının durumunun daha ileri olduğunu savunurlar. Bu yönüyle şeriat Arapların durumuna ait kurallardır. Onlar için bu kurallar anlam ifade edebilmektedir. Ancak Türklük bakımından böyle değildir. Türklerde kadın Araplara göre daha özgür ve eşit iken İslam’dan sonra bu eksiklerle sınırlandırılmış, statü ve haklar bakımından Türk kadının durumu Araplaşmıştır. Oysa Türklerde kadın İslam’dan önce özgün Türk inancı olan Gök Tanrı inancı dönemlerinde erkeğin yanında yer almıştır. Türk kadını Türk erkeğinin arkadaşı, evdeşi olmuştur. Türk kadını Türk erkeğiyle birlikte savaşmıştır. Kağanların hatunları kurultaylarda kağanın yanında oturmuş ve söz sahibi olmuştur. Türk kadını evlenme konusunda da daha özgür olduğu halde İslam’dan sonra gerileme meydana gelmiş ve söz hakkı olmayan ikinci konuma düşmüştür. Kısacası bu eksikler Arap toplumunda ilerleme gibi görünse de Türk toplumu için gerileme olarak karşımıza çıkmıştır.
Eşitsizlik olarak karşımıza çıkan eksikler birkaç başlıkta toplanabilir. Bunların dışında tabi kadına erkek egemen bakışın ve bu kuralların sonucu olan toplumsal statüsünün de dikkate alınması gerekir.
Kadının erkeğe göre durumu Kuran’ın Bakara suresinin 223. ayetinde şöyle ifade edilmiştir: “Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir. Ekinliğinize dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak) güzel davranışlar takdim edin.” Burada sözü geçen ekinlik kibarlaştırılmış şekilde tarla anlamındadır. Bu ayet İslam’ın ve şeriat düzeninin erkek egemen bir toplum olduğunu, kadınların da erkeklerin egemenliğinde olduğunu gösteren gayet açık bir hükümdür. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
Namaz eşitsizliği: Kadın erkeğin ekinliği, yani tarlası olarak görülünce tabi ibadetler de erkek ve kadın için aynı değildir. Halife Osman döneminde ve Şam Valisi Muaviye’den başlayarak zamanla dinin saltanat ve dalkavukları ile bu durumu destekleyen yobazların eline geçmesiyle kadın tamamen geri plana atılmıştır. İbadetteki eşitsizlik önce namazda başlamıştır. Camide kadının erkek ile beraber namaz kılması yasaklanmıştır. Genel kural bu olmakla birlikte İslam tıpkı Hristiyanlık gibi mezheplere bölünmüş bir din olmakla ibadet konusunda da bazı görüş farklılıkları ortaya çıkmıştır. Gerçek olduğu iddia edilen bir hadise göre namazda sıra vardır. Buna göre önde erkeklerin safı, sonra çocuklar, sonra kadınlar olmalıdır. Yani kadınlar çocuklardan sonra gelirler. Tabi bu caminin içinde bir sıra olarak düşünülmemelidir. Kadınların ayrı bir yerde kadın kadına namaz kılması öngörülmüştür.
İslam şeriatındaki diğer başlıca hukuki eşitsizlikler şunlardır:
Miras eşitsizliği: Nisa suresinin 11.ayetine göre kardeşler arasında miras payında erkeğin payı kız kardeşinin iki katı miras alması şeklindedir. Bu durum o zamanki Arap toplumu için ileri bir düzenlemedir. Çünkü İslam’dan önceki Arap toplumunda kızın babasının malında miras hakkı yoktu. Yahudilikte de kadın kocasına ve erkek kardeşi varsa babasına mirasçı olamazdı. İslam ile yarım da olsa kadına miras hakkı tanınmıştır. Türkiye’de ancak cumhuriyet döneminde medeni kanun inkılabıyla kadın erkekle eşitlenmiştir.
Tanık olma eşitsizliği: Bakara suresinin 282. ayetinde şöyle der: “Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olacağınız bir erkek; biri unuttuğunda, şaşırdığında diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir.” Bu ayet bazıları tarafından sadece borç ilişkisiyle sınırlandırılmaya çalışılmışsa da çoğu tefsirde bir esas kural olarak kabul edilmiştir. Ayette geçen “şaşırma” durumu da tefsirlerde yalancı şahitlik yapmak olarak ifade edilmemiş ve kadının duygusal yapıda olduğu vurgulanarak yanlış söylemesinin önüne geçmek için bir tedbir olarak öngörüldüğü iddia edilmiştir. Aslında konu hukuki deyişle yalancı şahitlik yapması ihtimalidir. Yani kadına güvenilmemiştir.
Boşanma eşitsizliği: İslam’da erkek ve kadının boşanma hakları birbirinden farklıdır. Erkek istediği zaman boşanabilir. Bu tek taraflı bir irade beyanıdır. Buna karşılık kadın aynı şekilde boşanamaz. Yani kadın tek taraflı irade beyanı ile boşanma yapamaz. Kadın eğer boşanmak istiyorsa bunu yetkililere bildirir. Yetkililer önce barıştırma yoluna giderler. Eğer kadın ısrarcı olursa yetkililerin kabulü halinde boşanma olabilir. Ancak kadın boşanmada evlenirken aldığı mehrin bir kısmını ya da tamamını iade etmesi gerekir.
Görüleceği üzere şeriatta kadın erkeğe göre eksiktir, erkekle eşit değildir. Üstelik bu eşitsizlik yobazların elinde zamanla kadını eve hapsetmeye, çocuk doğuran ve cinsel ihtiyacı gideren biri durumuna dönüşmüştür.
Yahudi ve Hristiyan dünyası da aynı süreci yaşamıştır. Ancak Avrupa Haçlı Seferleri’nden sonra İslam’daki eski Yunan bilimini tekrar kendine mal ederek Reform ve Rönesans’ı ortaya çıkarmıştır. 1500’lerden itibaren de akıl ve bilime değer vererek aydınlanma yoluyla yobazlığı etkisizleştirme sürecine girmiştir. Ne yazık ki İslam dünyası ise başta Osmanlı olmak üzere Avrupa’nın aksine gelişme göstererek akıl ve bilimi terk edip yobazlığa sürüklenmiştir. Çağdaş dünya ise Batı’da erkek kadın eşitliği ve bilimin rehberliği üzerine kurulmuştur.
Türkiye’de kadının durumu cumhuriyet döneminde Atatürk ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un çabalarıyla 1926’da gerçekleştirilen “Medeni Kanun” inkılabıyla değişmiştir. Şeriattaki eşitsizlik ve eksikler medeni kanunla düzeltilmiştir.
Mahmut Esat Bozkurt tarafından yazılan ve muhtemelen Atatürk’ün de onayı alınan Medeni Kanun’un uzun gerekçesi din hükümleri ile çağdaş hukuk arasındaki farka değinerek şöyle başlar:
“…Mecelle’nin kuralları ve ana hatları dindir. Oysa insan hayatı, her gün hatta her an esaslı değişimlere uğramaktadır. Bunun değişikliklerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir noktada tespit etmek ve durdurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra memleketin ve milletin taleplerini tatmin edemezler. Çünkü dinler, değişmez hükümler ifade ederler. Hayat yürür, ihtiyaçlar süratle değişir, din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir değer, bir anlam ifade edemezler. Değişmemek, dinler için bir zarurettir. Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, çağımızın medeniyetinin esaslarından ve eski medeniyetle yeni medeniyetin en önemli farklarından birisidir. Esaslarını dinden alan kanunlar, uygulandıkları camiaları yukarıdan inme ilkel devirlere bağlarlar ve ilerlemeye engel belli başlı müessir etkenler arasında bulunurlar. Türk Milleti’nin mukadderatını çağımız medeniyeti içinde dahi ortaçağ hükümleri ve kurallarına bağlamakta, dinin değişmez hükümlerinden ilham alan ve Tanrı ile daima temas halinde olan kanunlarımızın en kuvvetli etkiyi doğurduklarına şüphe edilmemelidir. Milli hayatın sosyal düzenleyicisi olan ve yalnız ondan ilham alması icap eden tedvin edilmiş bir Kanunu Medeniden Türkiye Cumhuriyeti’nin mahrum kalmasının ne çağımız medeniyetinin gerekleriyle ne de Türk İhtilalinin doğurduğu anlam ve kavramlarla bağdaşması mümkün değildir…”
Ne var ki yobaz çevreler kadın erkek eşitliğine her zaman karşı olmuşlardır. Çünkü yobazlığın temellerinden biri kadın düşmanlığı olup bu 1400 yıldır hiç değişmemiştir!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir