İSLAMCILARIN İSLAM DIŞI TÜRKLÜĞÜ REDDETMELERİ

İslamcılar ve nispeten Türk İslam Sentezcileri, Türk’ün tarihini İslam’la başlatırlar. İslam’dan önceki tarihini putperestlik ve medeniyetsizlik olarak görürler. Sadece Müslüman Türklüğü esas alırlar. Oysa Türklerin İslam’dan önceki tarihleri baştan itibaren bir medeniyet tarihidir. Türk demek sadece ata binen, ok atan, kımız içen çadırlı bir göçer değildir. Türk, madenleri işlemede yetkin, besicilik yanında tarımla da uğraşmış hatta sulama kanalları yapmış bir millettir. Nitekim İskit’lerin üstün maden işleme yetenekleri ortaya çıkmıştır. Öte yandan Turfan’da bulunan su karızları Türklerin tarımda ne kadar ileri olduklarının göstergesidir. Göçerlik ise yaylak kışlak olgusudur.
Türkler toplumsal ahlak bakımından yüksek erdemli bir millettir. Türk Töresi çelik gibi bir ahlak anlayışıdır. Türklerin töreli davranışlarını yabancılar da kaydetmişlerdir. Böylesi yüksek töreli olan bir milletin elbette gelişmiş bir ifade ve yazısı da olmuştur. Gök Türk Yazıtları bu kültürün gelişmiş bir örneğidir, binlerce yıllık birikimin göstergesidir. Türk tarihi ve medeniyeti halen araştırılmakta, hemen her yıl yapılan kazılarda yeni şeyler bulunmaktadır.
Gerçekler böyle olduğu halde bazı İslamcılar Türk milletinin İslam’dan önceki tarihlerini yok sayarlar hatta bazıları aşağılarlar. Bu bakış açısı İslamcılık kapsamında 1900’lerin başlarında dile getirilmeye başlanmıştır. Meselâ Süleyman Nazif, İçtihat dergisinin 11 Temmuz 1329 (1913) tarihli 71 sayısında Türk Yurdu dergisi yazarlarından Ahmet Ağaoğlu’na hitaben bir mektup yayınlamıştır. Yazıda şöyle demiştir:
“Benim iki ananem ve iki akidei içtimaiyem var. Biri dinî, diğeri millî. Ananeî diniyem Hicreti Nebiviyenin on sene evvelinden, ananeî milliyem ise altı yüz doksan dokuz senesinde başlar. Kimliğimi şu suretle tarif edeyim: Müslümanlık, Osmanlılık, Türklük! Bugün bir kızım olsa putperest kalmış bir Türk’e hatta bir Şii ile evlendirmem. Fakat bir Arap, bir Kürt, bir Çerkez, bir Laz, bir Tatar, bir Hintli, bir Cavalı benim makbul bir damadım olabilir. Gençlere ilan etmek isterim ki bizim hakanımız Cengiz değil, Timur değil, Ömerülfaruktur, Salahaddini Eyyübidir, Hüdavendigarla Yavuzdur.”
Süleyman Nazif’in bu yazısına karşı Ahmet Ağaoğlu Türk Yurdu dergisinde bir cevap vermiştir. Osmanlı’nın gökten düşmediğini, köksüz olmadığını, Osmanlı’dan önce Selçuk Türkleri olduğunu, ayrıca başka Türkler bulunduğunu yazmıştır. Sonra karşılıklı yazılar devam etmiştir.
Görüldüğü gibi Süleyman Nazif, Türk milletini İslam ile ayırmış ve İslam’dan sonrasını Türk olarak kabul etmiştir. İslam’dan öncesini, Arap’ın cahiliye dönemi sınıflandırmasına uygun olarak putperest olarak nitelemiştir. Bu bakış açısı İslamcılar tarafından kullanılarak Türk milletine İslam’ı alet ederek köksüzlük fikri aşılanmıştır. Bu reddediş günümüze kadar devam etmiştir. İslamcılar ve Türk İslam Sentezcileri Türklüğe ve Türk tarihine böyle bakmışlardır.
Bu bakış açısının dikkat çekici bir gelişmesi 1977 yılında Necip Fazıl Kısakürek’in MHP’ye kabul edilişinde Alparslan Türkeş ile Necip Fazıl Kısakürek’in karşılıklı bildirilerinde yer almasıyla yaşanmıştır. MHP’de Arvasi ile başlayan İslamcılık süreci Necip Fazıl Kısakürek ile devam etmiştir.
Türkeş 3 Mayıs 1977 tarihli Hergün gazetesinde yayınlanan bildiride şöyle demiştir: “Alparslan Türkeş ve partisi, milliyetçiliği içi kevserle dolu bir kâse şeklinde görür ama kıymeti kâsede değil, kevserde bulur ve o kevserin nurunu ışıldattığı nispette kâseye değer verir… Bugün en keskin bunalımını yaşayan insanlığa yol gösterici istikâmet oklarını, Kâinâtın Efendisi’nce getirilmiş ruh ve ahlâk ölçüleri olarak ilan eder ve tasarılarını, hasretlerini her şeyini bu inanç mihrakında toplar.” Bu bildirinin 3 Mayıs’ta yayınlanması ve metnin içinde Allah’a “Kâinatın Efendisi” denilmiş olması dikkat çekmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek, Türkeş’in bildirisine karşı 7 Mayıs 1977 tarihli Hergün gazetesinde yayınlanan cevap bildirisinde şöyle demiştir: “İçi alev alev Müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle.” Yani bu anlayışa göre Türklük, İslam emrindeki köledir.
Necip Fazıl Kısakürek ayrıca, yüzyıl önce Süleyman Nazif’in dediğine benzer şekilde şunu da yazmıştır: “Aynı ırka mensup iki Türk’ten biri mümin, diğeri gayr-i müslimse, gayr-i müslim Türk’ü sırtlan gibi, başka bir ırka mensup mümini ise hakiki kardeş görmeyi gerektirir.”
Türkeş şunu da söylemiştir: “Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur.” Böylece bu anlayış Ülkücülerde, sentezcilerde yerleşmiş ve İslam dışı Türklük dışlanmaya başlamıştır. Önceki kağanlarımız, Cengiz, Hülagü ve hatta Osmanlı’ya karşı Timur bile kâfir olarak görülmüşlerdir.
İslamcılığın bu anlayışına göre Arapların Kuteybe emrinde Talkan ve Cürcan’da yaptıkları Gök Tanrı inancına sahip Türk katliamı da İslam adına yapılmış kutsal bir cihat sayılmış ya da sessiz kalınmıştır. Oysa bu bakış açısı tamamen Türk düşmanlığıdır! Talkan ve Cürcan’da olanlar iki milletin savaşıdır! Oradaki Türklerin katledilmesini ancak Türk olmayanlar savunabilir!
Yukarıda belirttiğimiz üzere Türk tarihi İskitlerden beri yüksek bir medeniyet sürecidir. Türk tarihi Arapların cahiliye dönemlerine benzemez ve kıyaslanamaz. Türklüğü İslam ile ayırmak Türklük dünyası bakımından bölücülüktür.
Türklük sadece ceset değildir, aynı zamanda ruhtur, inançtır, bilinçtir. Yani Türklük hem bedenimiz hem ruhumuzdur. Bu sebeple İslam dışı Türklük ceset olarak görülemez. Bunlar hep Türklükten sapmadır. Yanlış telkinlerdir. Kısacası Türklük en başından beri yaklaşık beş bin yıldır kesintisiz devam etmiş yüksek bir medeniyete ve kültüre sahiptir. Zaman zaman zaaf gösterilmiş olsa da bu geçici durumlar tarihten gelen Türklük anlayışını yok etmemiştir. Bu sebeplerle Arap kafasının cahiliye tasnifiyle Türk tarihine bakmak tamamen gaflettir. Cahiliye tasnifi Müslüman Arapların kendilerine özgü bir ayrımıdır. Dolayısıyla sadece Müslüman Türk’ü Türk görmek gaflet ve bilinçli yapılıyorsa ihanettir. Keza Türklerde birçok dinde olanlar vardır. Herkesin dini ve inancı kendinedir. Türklük için esas olan hoşgörü ve laikliktir. Ama bu hoşgörü yobazlığa fırsat vermek değildir. Türkleri din ve mezheple bölmek Türklüğe zarar vermektir. Çünkü Türklük bir bütündür.
Türk tarihinin baştan itibaren bir bütün olduğunu Türkçüler ortaya koymuşlardır. Bu bakımdan Türk tarihine doğru bakış açısı Türkçüler ile sağlanmıştır. İslamcı bakış Türklüğü inkârcı bir gözle gördüğünden Türklüğe aykırı ve zararlıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir