Osmanlı’nın Son Dönemlerinde Türk Milliyetçiliğinin Gelişimi

Milliyetçilik kavramı, genel tabiriyle bir milletin menfaatlerini gözetip egemenliğini ve özyönetimini kazanarak sonsuza dek bunu sürdürmeyi amaçlayan fikirdir. Milliyetçilik ideolojisi toplumunu yüceltmeyi gaye edinir ve ülkesini siyasetten sanata, ekonomiden spora her alanda en iyi yere çıkarmayı hedefler. Milliyetçilik fikri Yeniçağ Avrupası’nda ortaya çıkmıştır. Özellikle Rönesans ve Reform hareketleri sonrasında kilise baskının kırılmasıyla beraber ortaya krallıklar çıkmıştır ve bu krallıklar dini yapıyı esas almaktan çok, millet yapısını esas almıştır. Bu dönemde çeşitli sanatçılar, devlet adamları ve edebiyatçılar yazdıkları eserlerle milli bir sanat anlayışının temellerini inşa etmişlerdir.
1789’da gerçekleşen Fransız İhtilali sonrasında dünyaya eşitlik, adalet ve özgürlük gibi kavramların yanı sıra milliyetçilik ideolojisi de yayılmıştır. Milliyetçilik fikrinin etkisiyle İtalya ve Almanya milli birliklerini sağlayarak büyük bir siyasi güç olarak ortaya çıkmış, diğer Avrupa devletleri de yapılarını güçlendirmiştir. Ancak bundan Osmanlı Devleti ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi çok uluslu toplumlar olumsuz etkilenmiştir. Milliyetçiliğin etkisiyle Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Romanya ve Bulgaristan gibi devletler Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Osmanlı Devleti aydınları ise devleti kurtarmak için Batıcılık, Adem-i Merkeziyetçilik, İslamcılık ve Osmanlıcılık gibi fikir akımlarını ortaya koymuşlardır. Fakat bunların başarısız olması üzerine Milliyetçilik fikri etrafında toplanılmıştır. Osmanlı Devleti’ndeki milliyetçi fikirlerin başını önce Jön Türkler, daha sonra ise kendilerini İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında toplayan asker ve aydınlar çekmiştir.
Milliyetçilik şuuru Türklerde elbette Çi-çi’nin kardeşi Ho-han-ye’ye karşı çıkarak Çin hakimiyetine girmemesi ve Kürşat’ın Çin Sarayı’nı basması gibi olayların gösterdiği üzere tarihsel olarak vardı. Ancak milliyetçilik, bir ideolojik anlayış olarak XIX. yüzyıldan itibaren görülmüştür. Özellikle Hristiyan tebaanın bağımsızlığını ilan etmesiyle Türklük bilinci daha da yükselmiştir. Her ne kadar Osmanlıcılık fikrine inanmış bir aydın olsa da Namık Kemal’in vatan, millet ve hürriyet kavramlarını kullanması, Türkistan’a dikkat çekmesi milliyetçi aydınların fikir dünyasını etkileyen bir husus olmuştur. Bu dönemde aydınlar Batı’daki kültürel gelişmelerden etkilenmiş ve Sabah, Tercüman-ı Hakikat ile İkdam gibi gazetelerde Türk milli duygusuna dair ifadelere yer verilmiştir. 1868’de kurulan Terakki Gazetesi, başlığının altında “Türk Gazetesi” ibaresini kullanmıştır. Ahmet Mithat Efendi “Mufassal Tarihî Kurun-i Cedide” ve Mizancı Murad ise “Tarih-i Umumi” adlı eserleriyle Osmanlı Devleti’nden ve İslamiyet’in doğuşundan önceki Türklere de dikkat çekmişlerdir ve ilk Türklerin yaşayışları ve devletleri hakkında bilgiler vermişlerdir. Şemseddin Sami, “Kamus-ı Türki” adlı sözlüğü hazırlayarak Türkçeye katkıda bulunmuştur.
Ziya Gökalp’in, “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan; Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” sözleri ile Mehmet Emin Yurdakul’un “Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur. Sinem, özüm ateş ile doludur. İnsan olan vatanının kuludur. Türk evladı evde durmaz, giderim.” dizeleri Türkçülüğün adeta manifestosu niteliğindedir. Zaten Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele yıllarındaki desteklerinden ötürü Mehmet Emin Yurdakul’a “Türk milliyetseverliğin ilahi müjdecisi olan şiirleriniz bugünkü mücadelemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku olmuştur” yazılı bir telgraf çekerek Milli Mücadele’nin doğrudan bir Türkçü hareket olduğunu kanıtlamıştır. Aynı zamanda Atatürk, Ziya Gökalp için ise “fikirlerimin babası” ifadelerini kullanarak milliyetçi düşüncenden ne denli etkilendiğini ortaya koymuştur.
1904 yılında Yusuf Akçura “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eserini yazmıştır. Bu eserde İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük üzerinde durmuştur. Bu üç fikir akımını da teferruatıyla inceleyip yazıya döken Yusuf Akçura, Türk Milleti’nin ruhuna en uygun fikir akımının Türkçülük olduğunu ortaya koymuştur. 25 Aralık 1908’de Osmanlı Devleti’nde Türkçülük fikrine dayalı ilk teşkilat olan Türk Derneği kurulmuştur. Bu dernek Türklerin tarihini ve kültürünü araştırmayı hedeflemiştir. Ancak bu dernek fazla varlık sürdürememiştir. 1911 yılında İstanbul’da kurulan Türk Yurdu Cemiyeti ise daha teşkilatlı bir cemiyetti ve bu cemiyet kültürel çalışmaların yanı sıra Orta Asya Türklerine yönelik doğrudan doğruya siyasi görüşler ileri sürdü. Mehmet Emin Yurdakul’un önderlik ettiği bu cemiyetin kurucuları Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Turan gibi Rusya’dan Türkiye’ye göç eden Türklerdi. Türk Yurdu Cemiyeti, 15 Mart 1912’de kurulan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin asıl odak noktası oldu. 1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye’nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet verdi. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında, yukarıda adı geçen kişilere ek olarak Zeki Velidi Togan, Reşit Galip, Ferit Tek, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Halide Edip Adıvar ve Adnan Adıvar gibi aydınlar bulunuyordu.
Emile Durkhaim’ın görüşlerinden etkilenen Ziya Gökalp, Türkçülüğün sosyolojik bir temele oturtulmasını sağlamıştır. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı sonrası süreçte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna-Hersek’i ilhak etmesi, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Girit’te yaşanan karışıklıklar Türklerin reaksiyon vermesine neden olmuştur. Balkan Savaşları’nda alınan ağır yenilgi, diğer fikir akımlarının ciddi şekilde tartışılmasına sebebiyet verip Türkçülüğün hakim fikir akımı olması yolunu açtı. Özellikle 1913’teki Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı tam olarak ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi bu dönemde Türkçülüğü devletin resmi ideolojisi haline getirmiş, Ziya Gökalp de bu partinin sözcüsü gibi fikri çalışmalarını sürdürmüştür. Özellikle Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Türk milliyetçiliğini bir doktrin haline getirdiğini söyleyebiliriz. Bu eserde “hars” kavramı üzerinde durması milli kültüre bütünüyle yaklaşımını ortaya koymuştur. Öte yandan Selanik’teki Genç Kalemleri hareketini yürüten aydınların İstanbul’a gelerek Türk Ocağı camiasına katılmaları milliyetçiliğin ülkede yükselişe geçmesini sağlamıştır.
Türk Ocağı, Türk kadınını da sosyal hayata çekme konusunda önemli çalışmalarda bulunmuştur. Ocak merkezlerinde verilen konserler, konferanslar ve piyeslerde kadın ve erkekler aynı salonda birlikte oturabilmişlerdir. Ocağın bu yapısı, sonraki yıllarda Milli Mücadele hareketine kadınların da katılmasına doğrudan katkıda bulunmuştur. Öte yandan Türk Ocağı yerli malını özendiriyor, ocağın yayıncısı olan Türk Yurdu Dergisi de Türk milliyetçiliğini teorik alanda güçlendirici çalışmalarda bulunuyordu. Ocak, Halka Doğru Dergisi ile de taşra ile aydınlar arasında bir bağ kurmayı amaçlamıştır. Bu milliyetçi düşünce ilerleyen yıllarda Milli Mücadele’yi yapan kadroyu da etkilemiş, Cumhuriyet’in ilanından sonraki süreçte yapılan inkılaplara rehberlik etmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir