ÖZGÜRCE FİKRİNİ BEYAN EDEBİLMEK ÖNEMLİDİR

08.02.2021, bu tarih benim hayatımda telafisi olmayan bir yaranın başlangıç tarihidir. Bu tarihte ben çok sevdiğim köpeğim Ares’i kaybettim ve çok canım acıdı, hala da acıyor. Geçer mi zamanla bilemem ama burada şunu belirtmek istiyorum; bazı dostlarım belki de metanetimi korumam için bana “insanlar da ölüyor” gibilerin de bir cümle kuruyorlar. Diyebileceğim tek şey; sahiplenip bir yuva olduğumuz hayvanlarımız bize insanlardan daha yakındırlar. Onları bir kedi, köpek, kuş v.s. olarak kategorize edemeyiz, onlar sahipleri için bir evlat, bir can dostu, bir arkadaş, bir kardeştir ve bu saydığım nitelikleri “insan” dediğimiz iyi ayaklı varlıklar da çoğu zaman bulamıyoruz, üstelik bazen arada kan bağı olsa bile…
Ares benim doğurmadığım fakat küçükten alıp, büyütüp birgün bile ayrılmaksızın 10 sene mi geçirdiğim canım dostum, canım evladım, birtanemdi… Şimdi siz söyleyin onu hangi insana değişebilirim ki… Hangi insanın sevgisine tercih edebilirim? Hiçkimsenin.
Işıklar içinde uyu güzel Aresim. Sevgin hep kalbimde olacak.

***

Bazı şeyleri takdir etsem de çoğu şeyleri eleştiriyorum. Bu konuşma ve düşünme işinin doğasında var. Eğer eleştirecek birşey olduğunu düşünmesem zaten takdir eder geçer ve bu kadar da konuşacak fikir beyanları bulamazdım zaten.
Peki eleştirirken neyi baz alıyorum dersiniz? Tabii ki yaşadıklarımı, gördüklerimi ve benim büyük bir zenginlik olarak gördüğüm iki kültür arasında yetişmiş olmamı. Bu konuyu kısaca açacak olursam; ben bir “gurbetçi ailesi” çocuğuyum.
Bu vesileyle; canımdan da çok sevdiğim babamın ekonomik nedenlerden dolayı 1965 yılında gittiği Viyana ve ardından geçtiği Nürnberg şehrinde, kısaca ilerde kuracağı yuvasına ve doğacak çocuklarına daha iyi bir gelecek sunabilmek için çıktığı umut yolculuğunda annemi de yanına alıp tüm gençliklerini bu uğurda çalışırken harcayarak bize sundukları merkezinde eğitimin olduğu hayatlardan dolayı kendilerine öncelikle sevgi ve saygı dolu minnetlerimi sunarım.
Varmak istediğim şu; Türkiye içinde kendini görmüş ve bu sebeple kendini çok beğenmiş insanlar azımsanmayacak kadar çoğunlukta. Ama hatalılar. Şimdi size bu konu da örnekler vereceğim.
İki kültür de yetişmiş olmak aynı zaman da iki kültürde de eğitim almak anlamına geliyor. Vereceğim örnekler yüksek öğrenim ve eğitim hayatımdan olacak.
Almanya da devletin bir yüksek öğretim kurumuna gidip eğitim almak istediğinizi söylediğiniz zaman öncelikle öğrenci danışmanlığı alanında eğitimli olduğu çok belli olan güler yüzlü insanlar tarafından neleri sağlamanız gerektiği, hangi belgeleri getirmeniz gerektiği konusunda detaylıca bilgilendiriliyorsunuz. Bu bilgiler verilirken sizin hangi milletin bir ferdi olduğunuzun, açık giyimli veya kapalı giyimli olduğunuzun hiçbir önemi olmuyor. Yüksek öğrenim görmek hem istek hem zeka hem beceri hem de imkan işi olduğundan toplumun her kesimi tarafından büyük saygı ile karşılanıyor. Ne kimse size zorla birşey öğretmeye çalışıyor, ne de kimse siz birşey öğrenme isteği ile ortaya çıkmışken önünüze bin bir zorluk koymaya çalışıyor.
Eğiticiler, bakın onlar da çok önemli rol oynuyor bu zincirde. Eğiticiler her türlü farklı görüşe saygı duyup dinliyorlar, öğrencileri bile dinliyorlar. Demiyorlar “bunlar öğrenci ne bilir, benim öğrettiğimi bilecek” diyorlar ki “onun geldiği kültür de acaba bu şekilde farklı mı? Ben bir eğitici profesör olarak bu farklı bakış açısından kendime bir bilgi katabilir miyim? O da birkaç sene sonra benim bir meslektaşım olacak” Ve şu bence en önemlisi; siyasi veya dünya görüşü olarak kişisel konuşmalarınız da ne kadar zıtlaşırsanız zıtlaşın bunu işlerine ve not değerlendirmelerine karıştırmıyorlar. Not onlar için hiçbir şey ifade etmiyor, bir işi iyi buluyorlarsa iyi notluyorlar, kötü buluyorlarsa kötü. Başarının da asla üzerine basıp geçmiyorlar. Şununda çok iyi farkındalar; piyasa kitaplarda yazılan literatür bilgilerinden çok daha farklı yürüyor, bu sebeple kitap sayfalarında takılı kalmamaya özen gösteriyorlar. Ama bunun için ne gerekli? Özellikle uygulamalı teknik bilimlerde piyasayı iyi bilen ve sektörde aktif iş yapan insanların eğitimci olarak tercih edilmesi. Aynen de böyle oluyor. Mimarlık profesörleri ve İnşaat mühendisliği eğitimi veren profesörlerin her biri çoğunlukla okul dışında büroları olan insanlardan tercih ediliyorlar.
Gelelim bize;
1- Eğitimci diyor ki; İnşaat Mühendisliği ile Mimarlık birbirinden çok ayrı bölümler. Siz böyle düşünmediğiniz ve argümanlarınızla onun fikrine karşı mantıklı açıklamalar da bulunduğunuz zaman sizi basitçe dinlememeyi ve sesini yükselterek sizle tartışıp baskın gelmeyi tercih ediyor. Eğitimci mi? Egolarını perçinlemeye çalışan bir baş mı? Ne olduğu na siz de karar verebilirsiniz.
2- Eğitimci diyor ki; “ben not vermiyorum, öğrenci not alıyor” eğitimci bir not derdine düşmüş, kim ne alıyor kim kime ne veriyor. “Yanlış anlıyorsunuz” dendiği zaman da diyor ki “Bir gazetecinin yanlış yazması ne tuhaf” burada bile önyargılar tavan yapmış.
3- Eğitimci diyor ki; “diğer öğrenciler ile senin aranda bir fark olduğu belli” diğer öğrenciler dediği 18-20 yaşlarında hiçbir tecrübesi olmayan yeni yetişen gençler, sen dediği 10 sene aynı sektörde her türlü işte tecrübe edinmiş biri. Akıl tutulmuş ama sorsan iş hayatına insan yetiştiriyor, fakat iş hayatından bi haber.
Bunlar gibi sıralamaya kalksan daha neler neler…
Bence yüksek öğretim kurumuna eğitici alınacağı zaman seçme kriterleri olmalı. Bunlar ne kadar çok kitap okuduğunun yanında kısaca sosyal hayatında ne kadar aktif olduğu değerlendirilmeli, uygulamalı bilimler de ise uygulamacılıktan gelen eğitimcilere öncülük verilmeli. Uygulamayı kitaplarda yer alan bilgilerden veya resimlerden tecrübe edinmişlerin öğrenciler üzerinde kağıtlara yazılan notlardan öte bir değerlendirme potansiyeline sahip olamadıkları aşikardır.
Ayrıca okumak, araştırmak, geliştirmek isteyenin önünün kapatılmaması veya işlerinin zorlaştırılmaması gerektiği kanaatindeyim.
TENGRİ BİZ MENEN! (TANRI BİZİMLE!)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir