Sözcüklerin mülteci hali (edebiyatta kimlik bunalımı)

Yeryüzündeki tüm canlılar doğar, büyür ve ölür. Vahşi kapitalizm, Tanrı’nın elinden levhi mahfuz kalemini çalmış ve tekrar yazmıştır canlıların tanımını. Canlılar doğar, büyür, eziyet çeker ve ölür. Doğduğum günden beri kene gibi bedenime yapışan bu eziyeti ben yaşamım boyunca görmezlikten gelmiş bir adamım. O hiç yokmuş gibi, güldüm, eğlendim, mutlu olabildim ve yaşadım. Hasta döşeğimde şaka yaptım, ölüm döşeğindeki dostlarımı gülümsettim ve bu pozitif yaşam tarzımı asla elimden bırakmadım.

Bir gün içinde nasıl bazı yazarlar ünlenip gökten zembille yere inebiliyorsa yine bir gün içinde gökten zembille indirilen terör örgütlerinin dünyaya korku saldığı şu günlerde şaşkınlıktan veya korkudan asla bir eser yok yüzümde. Medikal mağazalarından kredi kartı ile satın alınmış çakma ve protez bir gülümseme değil benimkisi. İçimden kaynıyor. Bu da yetmezmiş gibi bir şeyler karalama krizim tuttuğunda –şimdiki gibi- gülümseyen sözcükler arıyorum lügatten. Lakin benim ruh halimin tam aksine hepsi vıcık vıcık sayral-sümük iç çekerek ağlıyor. Her birinin gözü sulu sepken. Bu kez de huzur sözcüğünü arıyorum ama saklanıyor benden. Midesine kramp girmiş serseri ve travma nöbeti halinde görüyorum onu. Hiç olmazsa barış sözcüğünü bulayım diyorum. Uğultular geliyor kulağıma. Büyük kalabalığın en önündeki imam cemaatine soruyor “barışı nasıl bilirdiniz” diye. Birçok kez olduğu gibi yine arkasından hançerlenmiş barış. Üzerinde al Türk bayrağı. Son yolculuğunda uğurlanıyor. Nereden aklıma geldiyse namus sözcüğünü arayasım geliyor. İstanbul’un tüm Arnavut kaldırımlarını adımlıyorum. Yüksek kaldırımda üçüncü sınıf bir randevu evine düşmüş görüyorum namusu. İnanç sözcüğünü arıyorum ve kent dışında bir mabette buluyorum inancı. İnzivaya çekilmiş başında takke elinde tespih dua ediyor durmaksızın.

Metropolün ana caddesinde büyük bir kortejle karşılaşıyorum. Mert ile namert, iman ile cihat, namus ile namussuz, bilgin ile cahil, sanat ile ucube hepsi kol kola yürüyor.

Şiirin nazlı kızı imgeye gidiyorum. Nerelerdesin uzun zamandır seni göremiyorum diyorum. Ah diye yakınıyor. Artık kimse beni kullanmıyor. Benim yerime dış ülkelerden İnga diye bir kız buldular. Yerlisi de var ona da yenge diyorlar diye yanıtlıyor sorularımı. Peki diyorum hadi sen yoksun hiç olmazsa bu inga ile yengeye nerede rastlayabilirim. Gülümseyerek şöyle fısıldıyor kulağıma:

— Yüz metre ileride iki liralık kabak çekirdeği al görürsün.

Sanırım yüz metre daha yürüyorum ve çekirdekçiden iki liralık kabak çekirdeği alıyorum. Çekirdekleri çıtlattıktan sonra kukuletayı açıyorum. Oldukça pahalı bir şiir kitabından yırtılmış bir sayfa. Ama bu sadece bir kukuleta… Şiir olsa okurdum. Çikolata olsa yerdim ama sadece bir kukuleta. Çekirdekçi sapına kadar haklıdır. Kabak çekirdeği başka bir şeye sarılmaz ki.

Birbirimizi kandırmayalım! Edebiyatın da, sanatın da, insanlığın da durmaksızın yok edildiği bir çağda yaşıyoruz.

Okurlarıma mutlu bir hafta başlangıcı diliyorum.

Saygılarımla
C. Çalık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir