TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ SAFSATASININ EMPERYALİST TEMELLERİ

Türk’ün ezeli düşmanı kimdir diye sorsam, kuşkusuz herkes Çin diyecektir.
Yalnızca Çin mi?
Başka ezeli düşmanları olmaya adaylar yok mu?
Ya Araplar’a ne demeli?
Müslümanlığı sözüm ona yaymak için Türkistan’da onbinlerce Türk’ü katleden Araplar, Müslüman olunduktan sonra unutuldu mu? Ya da 1. Dünya Savaşı’nda Müslüman Arapların, Hristiyan – Siyonist İngilizlerle ortak olup, bir nevi semavi dinler ittifakı yapıp Türklere ettikleri ihanet, belleklerinizden silindi mi?
Yoksa Atatürk’ün öldürülüşünü fırsat bilen çevrelerce “din elden gidiyor” diyerek, Araplar kutsallaştırıldı mı?
Peki ya Ruslar? Altınorda Türk imparatorluğunun altında adam yerine konan Rusların, Altınorda’nın yıkılmasından sonra başlattığı Türk intikam projesini tarihte hangi yere oturtabiliriz? Türk’ü yok etmek için, binlerce yıllık Türk yurdu olan Kafkaslarda, yapay bir Ermenistan devleti kurduğunu aklımızdan çıkarabilir miyiz? Hem de bunu yaparken Revan Türk Hanlığı’nın başkentini de bu çakma devletin başkenti ilan etmesi ise adeta dalga geçer gibi…
Reval’de Türk’ün artık “hasta bir adam” olduğunu belirterek, beyin ölümü gerçekleşmiş bir hasta gibi tabiri caizse fişinin çekilmesi gerektiğini anlatan Ruslar…
Yalnızca bu kadar mı? Dönemin süper gücü İngiltere (bugünün ABD’si) ve Fransa’ya “ben olmadan Türk topraklarını paylaşamazsınız” dercesine yapılan ikili antlaşmalara üçüncü ortak olarak giren Ruslar…
Türkistan’da yüzyıllarca Türklerin üzerinde hem fiziki hem de kültürel soykırım yapan Ruslar…
İlerleyen süreçte, İngiltere, Fransa ve 2. Dünya Savaşı’ndan bir dünya gücü olarak çıkan ABD…
2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın ABD ve Sovyetler Birliği olarak iki kutba bölünmesi ilerleyen zamanlarda çevre ülkeleri de etkilemiş ve ilerleyen süreçte saflar sıklaşmaya başlamıştır. Bir anlamda iki Türk düşmanı dünyayı parsellemeye başlamıştır. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali…
ABD, kapitalist ekonomik sistemi benimserken, Sovyetler Birliği ise sosyalist-komünist bir ekonomik sistemi benimsemiş ve toplum yapıları da buna göre düzenlenmeye başlanmıştır. İnönü ile birlikte, Türkiye’de bu iki blok arasında (iki ucu pis bir değnek desek daha doğru olur kanımca) ABD’nin yanında yer almayı seçmiştir. Bir anlamda Başbuğ Atatürk’ün tam bağımsızlık politikasından vazgeçince bu noktaya gelmek zorunda kalmıştır.
Bu seçimi yaparken gerçekten özgür iradesiyle yaptığı da kuşkuludur. Savaş esnasındaki istikrarsız politikası, Sovyetler Birliği’ne karşı mesafe koyarak sürekli ABD –İngiltere tarafıyla görüşmeler yapması da bir anlamda örtülü olarak kararını verdiğinin de göstergesi olmuştur. Dış politikada bu tarafsızmış gibi taraflı politikası, Sovyetlerin Türkiye’den toprak istemesi ile (ki her dönemde Rusların Türk topraklarında gözü olmuştur.) daha da ABD’ye yönelinmesine neden olmuştur, kötünün iyisi gibi bir değerlendirmeyle…
Atatürk’ün benimsediği denge politikası yerine 2. Abdülhamit tarzı denge politikasına dönüş işaretleri gösterilmiştir açıkçası… (Kıbrıs’ın da böyle politikalar sonucunda tek kurşun atılmadan kaybedildiğini anımsatmakta yarar var.)
T.C. Kurucu Önderi Gazi Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsız Türkiye amacından 1939 yılında yapılan ittifak anlaşmasıyla başlayan ödünler yavaş yavaş artmaya başlamıştı artık…
İşin ilginç kısmı buradan sonra başlamıştır. Sovyetlerin toprak tehdidi bir anda komünizm tehdidine döndü, dönüştürüldü… Ne Türkiye ne de dünya insanları bunu anlayabildi. ABD etkin, propaganda ve telkin yoluyla bir anda olup bittiyle, kitleleri yönlendirerek psikolojik üstünlüğü, üzerine çekerek, kendini dünyanın koruyucusu olarak seçtirdi.
Dünyanın sözde koruyucusu ABD, komünizm ile savaşında Türkiye’ye buyruklarını yağdırmaya başlar. Devletçilikten yani planlı ekonomiden vazgeç, özelleştirmeleri düşünmeyi başla,
Halkçılıktan vazgeç yani köy enstitülerini kapat,
Laiklik mi? Onu tamamen bırak. Çünkü din, komünizmin en etkili silahıdır. Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ilişkin yasanızda esneme yapın. İmam hatip liseleri açın. Bilimsel eğitim yerine dini eğitimlere ağırlık verin. Mümkünse tekrar Arapça’ya dönün. Dininizin içeriğinden çok şekil şartlarına sahip çıkın. Yoksa komünizm gelirse dininiz elden gider!!! Dinsiz kalmak mı istersiniz?
(ABD bu din silahını, Türkiye’de, Türkistan’da ve Afganistan’da İslam ile kullanırken, Rusya içerisinde ise, Hristiyanlık ile kullanmıştır. Ne kadar ilginç değil mi? Nabza göre şerbet vermek gibi…)
Türk milliyetçiliğini de bırakın. Mümkünse Türk adını kullanmayın hatta yasaklayın. Biraz benden feyz alın. Benim tarzım milliyetçi olun.
Bunun gibi onlarca açık ve örtülü buyruklar…
Bu buyrukların ortak noktası kanla kazanılmış kurtuluş savaşına ihanet değil mi? Türk Devrimini elinin tersiyle itmek değil midir?
Amerika ister de buyruklar yapılmaz mı?
Hangi iktidar gelirse gelsin bu buyruklara kayıtsız şartsız itaat edilir. Bir dediği iki edilmez.
Toplum da bu konuda yavaş yavaş soğuk kazana atılan kurbağa gibi ısıtılmaya başlanır;
Peyami Safa: “Komünizm Marksist çizgiden çıkarak Stalinist ve yayılmacı bir hal almıştır.”

…devam edecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir