TÜRKÇE EZAN TÜRKÇE KURAN TÜRKÇE İBADET

Günümüzden tam 89 yıl önce Sultanahmet Cami’nde sekiz hafız Türkçe Kuran okudu.

Hafız Yaşar, Hafız Burhan, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Hafız Nuri, Sultan Selimli Hafız Rıza, Hafız Fahri, Hafız Zeki, Hafız Kemal Bey…
Sultanahmet cami’nde kalabalık dışarılara kadar taşmış, herkes merak içindeydi. Herkes Kuran’ın Türkçe olarak okunmasını heyecan içinde beklemekteydi.
Hafız Burhan Bey, surelerin önce Arapçasını sonra da Türkçesini okudu. İnsanlarda sevinç gözyaşları akmaya başlar;
“ALLAH’IN NE GÜZEL SÖZLERİ VARMIŞ TA BİZ HÂLÂ BİLMİYOR MUŞUZ?,
ALLAH, GAZİ’YE ÖMÜR VERSİN, BİZE KURAN’IN ANLAMINI ÖĞRETTİ.”
Kelimeleri dillerden dökülür.
Bunlar insanlar için ne büyük mutluluktur ki, insan dinini öğrenecek, inancına daha çok sarılacak, uhrevi mutluluğa ulaşabilecektir.

Atatürk’ün de dediği gibi sorun dinde değil, dilde idi. ARTIK DİNİ ÖĞRENDİKLERİNE GÖRE, KİMSE YILLARDIR YAPILDIĞI GİBİ TÜRK İNSANINI DİNLE KANDIRAMAYACAKTI. (Başbuğ, bugünlerimizi görmüştü aslında, Bursa nutkunda da belirtti, başbuğumuzun amacı din bezirganlarının toplumdan silmek, insanların saf temiz dini duygularının istismar edilmelerini engellemekti. Hele hele kıçı kırık dış güdümlü bir imamın peşinden giden, eteğini öpen, Türk devletin olanaklarını sonuna kadar açan hainlerin ve bunlara biat edercesine bağlı olan Türkiye’deki insan müsveddelerinin varlığını görünce ebedi başbuğumuzun ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.)

Şimdi tarihte kısa bir yolculuk yapalım

İslamiyet Araplara, zıvanadan çıkmış yaşamlarını düzenlemek için gönderilmiştir. Araplara gönderildiği için de Yusuf Suresi 2. Ayet’te de belirtildiği üzere “Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kuran olarak indirdik” buyrulur. Yani, Arapların anlaması için, idrak edebilmesi için Arapça gönderilmiştir. Diğer bir deyişle, Arapların, Arapça’nın kutsallığı diye bir şey yok. Kuran, Araplar yerine başka bir millete örneğin, Farslara gelseydi Farsça gelirdi. Çünkü Farslar, Farsça konuşur, Arapça değil.

İlerleyen zamanlarda Türklerin bir kısmı, isteyerek ya da zorla Müslümanlığa geçer ya da geçirilir. Bu devreden sonra Türkler İslam’ın kılıcı, koruyucusu olur. Türkler, İslam dinini Arabistan çöllerinde yerel bir din olmaktan çıkarır. Türkistan, Pakistan, Afganistan, Hindistan’a Müslümanlık ulaşır. Türk-Moğolların Kafkas kolu olan Büyük Altınorda Devleti ile bugünkü Rusya dediğimiz topraklara, Osmanlı döneminde de Balkanlar’a, Viyana kapılarına kadar gider. Afrika’daki himayesi ile ülkelerin Müslüman kalmasını kemikleştirir. Türk orduları, Doğu Roma’nın, Rus’un, Fransız’ın, İngiliz’in, Yunan’ın, Avusturya’nın, Almanya’nın ve sömürgelerinin ordularına karşı Allah Allah nidalarıyla hücum etmiş, Mehter Marşı’ndan “Haydi Ya Allah” diyerek taarruza geçmiş ve günümüzde de durum aynı şekilde devam etmektedir. Artık, Müslüman demek Türk anlamına gelmiştir.

Türk bununla da yetinmemiş, İslamiyet Araplara gelmesi dolayısıyla, Arap milletine bir kutsiyet atfetmiştir. Necip millet deyip, kendinin bile üzerine geçirmiştir. Milli benliğini esnetmiştir. Arap kültürü benimsenmeye başlanmış, yeni doğan Türk çocuklarına Türk isimleri yerine, Arap isimleri verilerek, milli kahramanlarından uzaklaşmış, devlet görevlerinde Araplar kayırılmış, Türk olmak horlanmış, aşağılanmıştır. Yani Araplaşılmaya başlanmıştır.

Haliyle Arapça’ya da bu süreçte bir yapay bir kutsiyet verilmiş, ve ne yazık ki, günümüze kadar gelmiştir. Bu yapay kutsiyetin bir sonucu da, Arapça Kuran okumak daha fazla sevap kazandırır gibi tamamen materyalist, bir yaklaşımla uhreviyetten uzaklaştırılarak, insanların inançlarını çıkarcı, faydacı ve hatta rüşvetçi yaklaşımlara yöneltmişlerdir. Arapça’ya mahkum edilen İslam dinini, Türkler kendi ana diliyle öğrenmekten, bilmekten, yaşamaktan mahrum bırakılmıştır. Dolayısıyla bu durum din istismarcıları için uygun bir zemin oluşturmuştur. Üç beş Arapça sözcük ezberle, biraz telaffuz, sonra karşına çıkan insanlara söyle, bir de kafaya sarık ya da takke işte sana din bilgini, şeyh, molla demeleri için yeterli ölçütler…

Ama toplumda aydınlarda yok değildi. Hatta Padişah 4. Mehmet’in isteği üzerine Türkçe Kuran tefsiri yapılmıştır. 2. Mahmut döneminde de İsmail Ferruh Efendi, Türkçe kuran tefsiri yapmıştır. Özellikle Tanzimat döneminden daha ciddi olmak üzere TÜRKÇE KURAN TARTIŞMALARI başlamıştır. BUNLARIN ARASINDA DİN ADAMLARI DA vardır. Örneğin, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi kuran tercümesi kitabında şunu der; “Bu kutsal kitabın tefsirine daha doğrusu tercümesinde dilimizde yazılmış bir iki eserin yetersiz olduğunu, diğer tefsir kitaplarından anlam çıkarmaya kudretleri olmayan din kardeşlerimize Kur’ân-ı Kerim’in hiç olmazsa zahirî (görünen) manasını ve mümkün olduğu kadar bazı ince manalar ve yüce hükümlerini, günümüz diliyle bildirmeye gayret etmek halis niyetiyle” diye giriş yapmıştır.

…devam edecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir