Türkiye Şehitlerini Anıyor

ER ŞAKİR (BOLU) VE ER ŞAKİR (MERSİN)

Bizim gidebileceğimiz, üzerinde yaşayabileceğimiz ikinci bir vatanımız var mı? YOK! Gölgesinde serinleyebileceğimiz ikinci bir bayrak var mı? YOK! Ki zaten buna ihtiyaçta yok, çünkü zaten bizim bir bayrağımız var, oda anlı şanlı ay yıldızlı bayrak, TÜRK bayrağıdır. Bizden öncekilerde öyle yapmadılar mı? Bu vatanı bize kanlarını dökerek emanet etmediler mi? Mesela hekimlerimiz hastaları iyileşince onları taburcu ederler. Peki neden bu kelimeyi kullanırlar? Nedir taburcu olmak? Nedir taburcu etmek? Asker yaralanır, revire, sargı yerine, hastaneye, artık orası her ne ise oraya getirilir. Anlık imkanlar her ne varsa kullanılır ve tedavisi yapılır tedavinin bittiğine kanaat getirilince taburcu edilir. Yani evine yada istirahate değil yine birliğine, savaşa, taburuna gönderilir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, dünyanın hiçbir milletinde böyle birşey söz konusu değildir. Yaralanıp gelen asker tekrar taburcu edilmez. Yani tekrar savaşa gönderilemez. Bu bize ait, TÜRK milletine ait bir haslettir. Zaman değişir, ruh değişmez ama o ruhu bilgiyle, akılla, teknolojiyle, emekle, gayretle beslemek gerekir. İşte o zaman vatanın bütünlülüğü vücut bütünlülüğüne tercih edenleri anlamak mümkün olabilir, işte o zaman ‘ben bu vatanın ekmeğini yedim, uğruna mermide yerim’ diyenleri anlamak mümkün olabilir, işte o zaman bütün şehitlerimizin mesela Emre Tunca’nın şehadete neden gülümseyerek koştuğunu anlamak mümkün olabilir.
Bir evin bir oğluydu, polis nişanlısı vardı, kavuşamadılar, kızkardeşini bıraktı ağlayan gözleriyle arkasında vaktinden pek evvel o gülümseyen gözleri kapandı, şehadet şerbetini içerken gözleri, dudakları, kalbi vatan diyordu vatan! Adı Emre Tunca’ydı. Velhasıl kelam, bu vatanı değerlerimizin en önüne alma günü işte bugündur. Bayrak namus-u şerefimiz vatanda kılıcımızın ekmeğidir.
Bolu ili Düzce ilçesi Çayırlı Ahmetçınar köyünde dünyaya geldi, Ali bey ve Asiye hanımın tek evladıydı, şehit Ali oğlu Şakir. Çocukluk ve gençliği o dönemin her çocuğu gibi tarla tapanda çalışarak çırpınarak ailesine yardımla geçti. Çok erken yaşta Ayşe hanımla evlendiler ve ardı ardınada 4 çocukları dünyaya geldi. Şavaş var dediler, babasını, annesini, Ayşe’sini ve dört evladını bir köşeye bıraktı, hemen koştu cepheye. Çanakkale’deydi artık. Kireçtepe sırtlarında silah arkadaşları ile omuz omuza, diz dize düşmana geçit vermeyenler arasındaydı. Siperdeydiler, mermi yağmuru vardı. Arkadaşı Hasan ‘Suyun var mı gardaşım?’ dedi, aslında Şakir biliyordu, matarasında çok az su kalmıştı ve kendiside susuzdu ama yok diyemedi. Matarasını çıkarttı ‘Buyur gardaşım’ dedi ‘Al’ . Hasan içmedi suyu, bir iki damlayla dudaklarını ıslattı, çünkü su kıymetli, matarayı geri uzattı, dedi ki Şakir ‘ben daha yeni içmiştim, susuz değilim, iç, iç kana kana iç, bitir matarayı’ ‘Sağolasın susuzluğumu giderdim Şakir’im Allah’ta senin susuzluğunu gidersin, kevser suları nasip etsin cennetinde’ Şakir gülümsedi, ‘Nasip olur mu bilmem’ dedi, daha cümlesi yeni bitmişti ki hakikatten de Allah ona kevser sularını nasip etti.
Mersin ili Tarsus ilçesi Kaleburcu köyünde Ahmet Derviş bey ve Fatma hanımın tek evladı olarak dünyaya geldi. Çok beyefendi, yardımsever, kibar, nazik bir delikanlı oldu tez zamanda. Dudu hanımla evlendiler, çocukları geldi dünyaya ama ne yazık ki yaşamadı, sonra bir çocukları daha geldi dünyaya oda yaşamadı, sonra bir bir tane daha, hiç birisi yaşamadı, son çocuk adını dursun artık buna birşey olmasın diye Şehit Şakir’in kendisi koydu, Ahmet Duran. Ahmet Duran henüz 15 günlük olmuştu ki, savaş var dediler, Şakir koştu cepheye. Çanakkale Arıburnu, yiğidimizin dünyayı seyrettiği en son yer olacaktı ama Şakir bunu bilmiyordu henüz. Memlekette annesi bir dikiş makinası ile cephedeki askerlere kıyafetler dikiyordu. Ve hep merak ediyordu, cepheye gönderdiğim giysilerden her hangi birisini oğlum Şakir de giyecek mi diye. Yaralanmıştı yiğidimiz, onu Babaeski Asker Hastanesine yetiştirdiler. Doktor baktı yara tedavi edilecek gibi değildi, ama bunu ona söylemedi. Eğildi kulağına ‘Bir isteğin var mı oğlum?’ dedi. Şakir’in dudakları kıpırdadı dedi ki ‘Ahmet Duran sağ mı? Yaşıyor mu?’ Hemen haber saldılar köye ve köyden bir mektup geldi. Evet Ahmet Duran yaşıyordu. Koç gibiydi. Büyümüştü ve altı aylık olmuştu. Bu müjdeli haberi Şakir’e vermek için koşturdu doktor, ne yazık ki o gün tam gün ağırırken cennetle olan randevusunu daha fazla erteleyememişti Şakir. Cennete göçmüştü…

ALBAY ERHAN ALTUNOK
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir