TÜRKİYE’MİN DIŞI: KAYNAYAN KAZAN

Üç tarafı denizlerle, 4 tarafı düşmanlarla, içi de hainlerle dolu güzel ülkem ve ülkemin vefakâr, cefakâr insanları, biz ne mutlu ve bir o kadar da acılı bir milletiz değil mi? Ne kadar anlayışlı ne kadar sabırlı ne kadar yardımsever ne kadar bağışlayıcı ne kadar olgunuz… Tüm karakter özelliklerimizle biz, bize yakışan gibiyiz, yüce Türk Milletiyiz. Ama sabrımızın bir sınırı vardır, her gün acılarla dolan bardağımız elbet bir gün taşacaktır. İşte o gün bu topraklar, bir tek hain kalmamacasına temizlenecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Güzel ülkemin düşmanlarla dolu çevresine kafamızı kaldırıp bir baktığımızda, kaynayan kazandan farkı olmadığını hemen anlayabiliriz. Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmaması hususunda görüşlerimizi sürekli olarak dimdik belirttiğimiz halde, geçtiğimiz günlerde Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nce 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu düzenleme kararı alınmıştır. Bizde bu gelişmeyle Türk halkı olarak, kritik uluslararası konuları çözmeye sadece görüş belirtmenin yetmediğini anlamış olduk. Asla sınırlarımızda yeni bir devlet kurdurmayacağız derken, tarih boyunca hiçbir zaman devlet kuramamış olan kürtlerin, kürt terör örgütüyle işbirliği yapan amerikanın desteğiyle, zamanında kendilerine açılım süreci ile sahip çıkmaya çalışan lakin iyi niyetine karşın hendek olaylarıyla ihanete uğrayan, devlet sınırları içinden peşmergeyi geçirmek suretiyle kobaniyi kurtarma koridorları açan ‘kardeşleri’ Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen, devlet kurma yolunda ilerlediklerini elimiz kolumuz bağlı, öylece izliyoruz. Bu olaylar bana, her milletin Türk milleti gibi yüce olamadığını, bazı milletlerin de alçak olabileceğini düşündürüyor. Her ülkenin yaptığı gibi bizde, tüm politikalarımızda ve devlet uygulamalarında ilk olarak ülke çıkarlarını düşünmeli ve ülke menfaatleri doğrultusunda karar almayı en önemli ilkemiz haline getirmeliyiz. Duygusallığa bağlı bir devlet anlayışı bu topraklarda kabul edilemez. Türk askerinin Katar’a gönderilmesi konusunda alınan meclis kararını tepkiyle karşılıyorum. Katar’ın bu ülkeye ne katıp ne katmadığını hiç düşündünüz mü? Bu sorunun cevabı eğer ‘Yanan orman alanları heba olmadı işte, adamlar büyük inşaat yatırımları yapıyorlar’ diye karşılık verirseniz size derim ki: ‘Kardeşim bırak kalsın, biz almayalım, milli seferberlik ilan edip tüm yanmış Ormanların yerine yeniden fidanlar yetiştiririz de, yetişmiş yiğit Türk evlatları fidanlarımızı başka ülkeleri, başka milletleri koruması için ne feda ederiz, nede ailelerini yakarız.’ Ama örneğin bu vatanda yaşayıp arap aşığı olan veya bu kararı destekleyenlerin kendileri ve oğulları bir olup gönüllü olarak silahlı bir destek oluşturup yola çıkarlarsa çok memnun olurum, yolları açık olsun derim, ‘baksana ülke içinde her gün acılarımız artarak çoğalırken, asker, öğretmen, polis, halk fark etmez, bu vatanın öz evlatları şehit olurken, ailelerinin ve tüm vatan sevdalılarının yüreklerine kor düşerken, daha ülke içindeki sorunlarımızı çözüme kavuşturamamışken, ülkelerini, Türk milletini bir yana koyup arapları korumaya gönüllü olmuşlar’ diye kendilerini destekler, üstelik birde ‘gidişleri olsun dönüşleri olmasın’ diye de arkalarından dua ederim. 2,5 milyon nüfusu olan, bununda yaklaşık %15 ini katarlıların yani arapların, geri kalan 2 milyonunun Filipin ve Asya göçmenlerinin oluşturduğu bir ülke için neden askerimi göndereyim? 2,5 milyonun %15’i 375.000 kişi eder! Çok zor durumdalarsa gelsinler bize, alışmışken mülteci sıfatıyla o arapları da kabul edelim. Suriyeli, sayısı 4 milyona yaklaşık, arapların yanına bir çadır kentte onlar için kurarız, olmaz mı? Niye askerimizi oraya gönderiyoruz? Sırf bizde inşaat yatırımı yapıyor diye mi onları koruyacağız? Korurken de kim bilir kaç tane yiğit fidanımızı ve ailelerini yakacağız? Fikrime göre; Katar’lı araplar hiç benim güzel topraklarımda inşaat yapmasın, ormanlarımızda askerlerimizde bizde kalsın. Lakin bu konuda bilmediğimiz gizli şeyler varsa derhal açıklanmalı. Hakimiyet milletin deyip hiç kimse yüzeysel açıklamalarla geleceğimizi, tarafımızı ve yönümüzü belirleyecek uluslararası devlet kararları almamalı, gerekiyorsa durumu referandumla halkın önüne getirmelidir. Konuya tarihten bir örnekle son verirsek; Fahrettin Altay anılarında, ‘tümene çoğu Kürt ve Arap kökenli askerlerden oluşan 72. ve 77. Alayların verilmesi Mustafa Kemal’in tepkisine neden olmuştu. “Mustafa Kemal Bey, Gelibolu’dan geçerken bize uğradı. Kendisini ilk defa görmüş bulunuyordum. Enerjik, muhatabına itimat telkin eden, tok sözlü, sarı saçlı, mavi gözlü, düzgün endamlı genç bir komutan. Görüştükten sonra kendisini uğurladık. Eceabat’a gider gitmez beni telefonla aradı. “Aman reis bey, bana verilen 72. ve 77. Alay askerleri kürt ve araptır. Bir kısmı Yezidi, Nusayri gibi savaşa karşı insanlardır. Bunları geri alsınlar. Halis Türk delikanlıları olan ve eğitimleri oldukça ilerlemiş bulunan benim eski iki depo alayımı geri göndersinler”.’ diye Mustafa Kemal’in bildirdiğini anlatmıştır. Bu tarihten gelen açıklamalardan, kürtlerin ve arapların Türk milletinin -ne kadar- ‘kardeşi’ olduğu hususunu rahatlıkla değerlendirebileceğimiz kanaatindeyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir