TÜRKLERDE MÜZİK

Türk Müziğine önce tepeden bir bakış atarsak ilk olarak iki büyük ana başlıkta incelememiz doğru olur: İslamiyet Öncesi Türk Müziği ve İslamiyet Sonrası Türk Müziği. Bu yazımızda kısaca İslamiyet’ten önce Türkler nasıl yaşardı, nasıl ağlardı ve nasıl gülerdi bu sorulara cevaplar arayacağız. Orta Asya’da halen yaşayan Türki Cumhuriyetlerde bugün yaygın olan müzik türü şayet İslam medeniyetleriyle buluşmamış olsaydık ve Anadolu maceramızda Bizans ile tanışmasaydık acaba bizde de aynı şeklide kalır mıydı bilinmez ama yine de atalarımızdan miras gelen en dipteki bazı genlerimizin köşesinde olma ihtimali vardır kim bilir.

Bu yüzden ilk izlenimimiz için en eski ilkel medeniyetimizde, eski yaşam tarzı, eski inanışlarımızla harmanlanmış olan ve hatta halen Tuva Türklerinde ve Moğollarda Şaman Ayinlerinde yapılan müziklere bakacağız: Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinleri benimsemiş ilk Türk Topluluklarında yaşanmış olayları anlatan Destanlar aktaran ozanlar vardı. Gök Tanrı inancını benimseyen topluluklarda din adamları zaman zaman ayinin bir parçası olarak dans eder, şarkı söyler, def çalar ve hayvan seslerini taklit ederdi. Şenliklerde, cenazelerde ve toplum yaşantılarında yeri olan ayinlerde bu kişiler ellerine davul alarak kâh eğlendirir, kah şifa dağıtır, kah yas tutarak toplumun o günkü duygu ifade ihtiyaçlarını karşılardı.

Bu dönemde kullanılan müzik aleti ağız kopuzu 6 bin yıllık bir tarihe sahiptir. Ağız kopuzu, içeriğindeki mandalın ağız içerisinde hareket ettirilmesi ile titreşim oluşup, ağızdan çıkan nefesin yönüne göre farklı seslerin çıkması ile çalışmaktadır. Avrupa ve Amerika’da bu alete ağız arpı da denir. Çeşitli metallerin alaşımından oluşturulan Ağız kopuzu, Orta Asya haricinde de Hindistan ve okyanus adalarında da bambudan yapılarak kullanılmaktadır. Özellikle etnik müziklerin ve de şaman ayinlerin vazgeçilmezi olan ağız kopuzu Türk kültüründe izlerini tarak çalınması olarak da gösterir. Hatta günümüzde sosyal medyada yaygınlaşması sonucu moda haline gelerek yine sosyal medya üzerinden dünyanın çeşitli kültürlerine mensup gençleri tarafından popüler hale getirilmiştir. Elektronik müziğe bile taşınma çabaları olmuştur.

Yine Orta Asya ve Altay dağlarına bakacak olursak özel bir gırtlak sitiliyle şarkı söylendiğine rastlarız. 8. ve 9. yüzyıldan itibaren rastladığımız Kopuz denilen (bugünkü bağlamanın atası) saz eşliğinde söylenen eski stilde türkülere rastlarız. İnsanların dertlerini, umutlarını, acı ve hayal kırıklıklarını ifade ettikleri bu çok özel gırtlak tekniğiyle söylenen şarkı aslında bir insandan iki farklı ses çıkacak şekilde disipline edilmiş bir teknik sonucu meydana gelmektedir. Bu teknikler (daha sonra Anadolu kültüründe de göreceğimiz) usta çırak ilişkisi ile kuşaktan kuşağa aktarılan ozan geleneğine dayanmaktadır. Elbette ki bu şarkı tekniği dondurucu soğuğu, çetin coğrafi koşulları, hayatın hoyratlığını ve açlıkla mücadele için at üstünde avlanan insanın sert ruhunu yansıtmaktadır. Bu şarkılarda destansı kahramanlıklar, umutlar, özlemler anlatılırken elbette ki modern dünyanın yumuşak tınılarını aramak doğru değildir. Bu teknikle ilgili söylenebilecek en önemli şey aynı anda insan gırtlağının iki farklı ses notasını çıkartmasının mucizevi bir şey olduğudur. Bugün modern dünyada bunu teknik ve akademik olanaklarla başarmanın yolu bilinmemektedir. Ancak yine dünyada bunu başarabilen ve geliştirmiş birkaç sanatçı mevcuttur.

Dünyada polifonik ses tekniği yani aynı anda iki ses ile şarkı söylemek diye baktığımızda Overtone denilen temel ton ve o tonun doğuşkan seslerini söylemek suretiyle yeni yeni rastlanan bir teknik daha vardır. Bu tekniğin de özelliği insan gırtlağından aynı anda birden fazla ses çıkarmaktır. Yeni dediğime bakmayın bütün bu buluşlar en eski kadim bilgilere dayanmaktadır. Aslında fikir olarak Asya’daki gırtlak şarkılarından yola çıkılmıştır. Farklı olarak üst tonlarda kafa sesi kullanılmaktadır. Asya’da rastladığımız gırtlak şarkılarında ise daha pes sesler ve orta tonlar kullanılmaktadır. Karakteristik olarak tonlar daha farklıdır.

İnsanoğlunun güzele ve estetiğe merakı yerleşik düzen ve modern dünyaya uyum içerisinde artmıştır. Bugün teknoloji sayesinde pek çok güzelliği kolaylıkla üretebiliyor, bilgiye ulaşabiliyoruz. Peki eski çağlarda mesafeler bu kadar uzakken, insanlar ateşle mesajlaşırken şarkılar belki de daha büyük çileleri anlatıyordu. Bugün ulaşmak istediğimiz insana mesajımızı parmak ucumuzdan bir mesaj göndererek, radyodan bir şarkı seçerek ya da telefonla arayarak ulaştırabiliyoruz. Bugün evimizde kurduğumuz stüdyomuzda şarkılarımızı çalıp kaydedebilir, hatta oturduğumuz yerden istediğimiz bilgilere ulaşabiliriz.

Eskiden bir bilgiyi öğrenmek için bilim yuvasının ateşini yakıp, temizlik işlerini yapıp, ustanın dizinin dibinde eğitim alarak pek çok hizmetinde bulunarak bilgi ve erdeme ermek varken bugün bunca bilginin içinden hangisinin bizim için daha iyi, daha doğru olacağını da saptamamız gerekmiyor mu? Bu bolluk bizi arsız yapmıyor mu? Bilgiye ulaşım kolaylaşırken bilgelik yabana mı atıldı?

Müzik hayatınızın hiçbir köşesinde eksik olmamalı. Müziği dinlerken sadece sözlerinin ne söylediğine değil, müziğinin ne anlattığına da bakmalıyız. Asyalı bir çoban acaba o gırtlak kanatan şarkısında neler anlattı sözlerde olmayan? İnsan kendi köklerini unutunca havada asılı kalır mı kalır. Müzik bir gereksinim değilse yaşanan hayat bitkininkinden farklı olur mu?

Müzikle kalın…
Şükriye Arslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir