TÜRK’ÜN MANDACI FELSEFEYLE SAVAŞIMINDA İKİNCİ PERDE (2)

(devam)

Artık anlaşma aşamasına geçilebilecekti. Yapılan onlarca ikili anlaşmalar… Hatta bu anlaşmalar zamanla o kadar çoğaldı ki; kaç tane olduğuna ilişkin ABD’den bilgi bile istendi. Ne kadar utanç verici bir durum… Bazılarında anlaşmanın bitim tarihi bile yok. Osmanlı’daki süresiz hale getirilen kapitülasyonlar gibi…
Bu anlaşmalarla önce gereksiz borçlar alınır, TL’nin değeri düşürülür, sonra kalkınmak için öneriler istenir, sonra ekonomik politikalar teslim edilmeye başlanır. Üretimine, ticaretine karışırlar. Savaş süresince tarafsız bir ülke olarak ülkelere maden satıp satmama, kime savaş ilan edileceği kararları bile yapılan antlaşmalarla belirlenir.
Atatürk’ün emaneti, uğruna yaşamını harcadığı tam bağımsızlık, artık lafta kalmış, temenni edilen bir söylem olmuştur.
Özelleştirme söylemlerinin temeli burada atılır. Atatürk’ün binbir zorluklarla kurduğu Türk Milleti’nin gözbebeği kurumların önce zarar ettirilmeleri sonra da satışının önü işte bu zamanda açılmaya başlanır. Ağır sanayi hamlelerinin engellenmesi bu döneme rastlar. Söyledikleri sözler yenilir yutulur gibi olmaz. “Siz fabrika açmayın, sanayileşmeyin. İhtiyaçlarınızı biz karşılarız. Siz yalnızca bizim istediklerimizi daha doğrusu bizim sanayimiz için gerekli olan ürünleri üretin. Başka bir şey yapmayın.”
Öyle ki; hangi üründen ne kadar üretilecek, ne kadar ihraç edilecek hepsi ikili anlaşmalarla belirlenmiştir. Aksi halde ABD’nin notasıyla karşılaşan Türkiye yaptığından utanan bir çocuk gibi boynunu büküp “Tamam Efendim” diyerek ABD’nin dediğini harfiyen yapmaya devam etmiştir.
Yabancı uzmanların bir dedikleri iki edilmez. Yapılan ekonomik kalkınma programları bu uzmanların onayına sunulur. Sanki işgal yıllarında olduğu gibi İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvet Komutanlığı’nın kararları onayına sunması gibi…
Bunların üstüne, anlaşma koşullarından biri de yabancı uzmanlar bu sözde öneri ve yardımları için istedikleri devlet kurumlarına yerleşmek, istedikleri kayıtları (gizli ya da açık) incelemekti ve bu yaptığı çalışmaların masraflarını da Türkiye tarafından karşılanması istenmişti. Yani şehrin anahtarı altın tepside yalnızca sunulmamış adeta teslim edilmiştir. Üstelik bizi bizim paramızla sömürmek!!!
Yeter mi yetmez!!! Anlaşma hükümlerine göre bu yardım (yani sömürme ) halk tarafından hoş görülmesi için de uygun ortam yaratılacaktı!!! Bunun için hükümet eliyle ABD lehine propagandan tutun da ABD askerlerinin taşkınlıklarına kadar her şey…
Yenideneniden hortlatılan Batı Hayranlığı ve bunun için sömürgeci aydınların yetiştirilmesi, Amerikan üslerinin artması, Adnan Menderes’in “Ebedi Dost Amerika” söylemleri bu süreçlerin sonuçlarıdır.
Kıbrıs’taki Rum mezalimine karşı Türkiye’nin soydaşlarını korumak için müdahalesi sırasında Johnson Mektubu’nu unutabilir miyiz?
Türkiye kendi soydaşlarınım korumaktan nasıl aciz bırakılmıştır? Böyle bir şey düşünülebilir mi?
Sadece Kıbrıs mı? Tabii ki hayır?
Ya 14 Temmuz Türkmen Katliamı!!! Türkiye neden müdahil olmadı?
Menderes, İngilizleri 1. Dünya Savşı’nda perişan ettiğimiz Kutül Amare utkumuzun kutlandığı Kut Bayramı’mızı niye kaldırdı???
Ortaklaşa yapılan bu teslimiyetçi politikalardan dolayı…
Günümüze gelinen süreçte dünyaya eklemlenmek (daha doğrusu yamanmak) için önce finansal serbestleşme sonra üyesi olmadığımız, karar yetkimiz olmadığı bir birliğin gümrük birliğine üye yapılıyoruz!!! Tüm bunların sonucunda ekonomi 1938’den bu yana krizlere açık hale gelirken bu uygulamalarla daha da kırılgan ve korumasız hale getirilmiştir. Özellikle son 40 yılı düşündüğümüzde ne kadar yoksullaştırıldığımızı hesap edebilir misiniz? Krizlere ne kadar açık hale getirildiğimizi düşünebilir misiniz?
Yakın geçmişten bir örnek vereyim; 1999 yılında 20 krş (altı sıfır atılmış haliyle) ile bir tabildot yemek yenebiliyorken şimdi en az 15 TL’ye yenebiliyor. Aradaki farkın ne derece büyük, ülke olarak ne derece gerilediğimizi düşünebiliyor musunuz? Geldiğimiz durumu en iyi anlatan örnek bu olsa gerek…
Yeter mi? Yetmez… Çıkılan krizden kurtulmak için önerileri yine Batılılardan alıyoruz. Siz zahmet etmeyin biz göndeririz diyorlar. Hele bir de sartlaşmış* Türk gönderdiler mi? Değme keyiflerine… Türkiye’de bir kurtarıcı, kurtuluş havası estirilmesi ise cabası…
Sevr bir intihardı, ikili antlaşmalar ise teslimiyettir, ilmiği boynuna kendi eliyle geçirmektir.
İkisi arasında fark görebiliyor musunuz?
Açılışı İnönü yapar, sonra Menderes ve diğerleri…
Hepsinin bu sürece ayrı ayrı yaptığı katkılar sonucunda geldiğimiz durum ortada…
“‘Halbuki hangi istiklal (bağımsızlık) vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile, ecnebilerin planları ile yükselebilsin?” diyerek,
Yok olmaya yüz tutmuş bir milleti yeniden kendine getirip, yedi düvele karşı savaşı kazandırıp, savaştan sonra da 15 yıl gibi kısa sürede, Türk ülkesini bir dünya devleti haline getiren Atatürk’ün emaneti böyle mi korunacak?
Aşıyı Batı’dan hazır alarak değil, Türk ülkesinde üretmek için kendini denek olarak kullanan Türkçü Tıbbiyeli Hikmet’i böyle mi anacağız?
Yoksa Sivas’ta mandacıların ve mandacı düşüncenin karşısında tek başına duran Tıbbiyeli Hikmet’in ahınımı alacağız?
Titre ve kendine gel!!!
Çözüm çok uzakta değil…

Murat Kalyoncu (Türkolog)
Not:*Sart (Bakınız Kültigin kitabesi)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir