Yeniden Osmanlı değil, devletimiz Türk Devleti’dir!

‘‘Türk değilim’ diyene karşı sakın ısrar etmeyin. Tanrı’nın bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize biz zorla şeref verecek değiliz’, bu sözler hayatı boyunca, Türk dünyasının birleşmesi ve kardeşliği için mücadele edip 2000 yılında hayatını kaybeden Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey’e aittir. Tanrı rahmet eylesin.


‘Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milleti’nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olup-bittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olup-bitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.’ (Nutuk II, sayfa 691)

Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk,1922 yılında, saltanatın kaldırılmasını tartışan Meclis komisyonunda yaptığı bu konuşmanın o meşhur son cümlesini söylerken elini komisyon başkanının boynu hizasından geçirerek kafa kesme işareti yapmıştır.Evet Türk milleti için bu mesele bu kadar mühimdir aslında. Saltanatın kaldırılmasını tamamlayan bir önemli meselede Hilafetin kaldırılmasıdır. Bu konuyla ilgili 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan bir yasayla hilâfet kaldırılarak son halife yurt dışına çıkarılmış, akabinde Anayasa’da 1928’de yapılan bir değişiklikle “Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâmdır” maddesinin de kaldırılması, cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin yemin şeklinin yeniden düzenlenmesi, lâiklik yolunda aşılan büyük gelişmelerden olmuştur. 5 Şubat 1937’e gelindiğinde ise lâiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olarak Anayasa’da yerini almıştır.

Her zaman derim din bir seçim, Türklüğümüz ise Tanrımızın bize eşsiz bir lütfudur. Başbuğ Atatürk’ün de dediği gibi biz Türklerin örf ve adetlerine en uygun idare ve yönetim şekli laik Cumhuriyettir. Bu durumun aksini hayal edenler, bizi ülke olarak felakete sürükleyeceklerden başkaları olmayacaklardır. Dini inançları devlet yönetimine dahil ettiğimiz zaman bizi parçalamaya çalışan dış güçlerin içimize ekeceği mezhepsel fitne tohumları sayesinde bu durum, hızlıca bölünmemizin yolunu açmaktan başka bir sonuca bizi götürmeyecektir. Sanır mısınız ki böyle konuştuğum için Müslüman değilim? Veya böyle konuştuğum için Türklerin tarihini Türkiye Cumhuriyeti ile başlatırım. Hayır, bilen bilir. Beş bin yıl zincir vurulmadan hür yaşamış Türk’ün egemenliğine Osmanlı döneminde, yani altı asırlık bir reklam arası döneminde, zincir vurulduğunu bilirim, Osmanlı Padişahlarının annelerinin Türk soyundan olmadığını da bilirim, Yavuz Sultan Selim’in halifeliği Osmanlıya getirdikten sonra Türk’ün adının arap esintilerinde eritilmeye çalışıldığını ise çok iyi bilirim.

Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden ‘yeni’ ve ‘çağdaş’ bir ‘ulus devlet’ çıkaran Başbuğ Atatürk’ün de Osmanlı’ya bakışı genelde eleştireldir. Ulu Başbuğ Atatürk bu eleştirilerini şöyle özetlemiştir: ‘Efendiler! Bilirsiniz ki hayat demek, mücadele ve kavga demektir. Hayatta başarı kazanmak mutlaka mücadelede başarı kazanmaya bağlıdır. Bu da maddi ve manevi güç ve kudrete dayanan bir özelliktir. Bir de insanların uğraştığı bütün meseleler, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir mücadelenin dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğulu kavimlerin Batılı kavimlere saldırı ve hücumu, tarihin belli bir sayfasıdır. Doğu milletleri arasında Türklerin başta geldiği ve çok güçlü olduğu bilinmektedir. Gerçekten de Türkler, İslamlıktan önce Avrupa içerisine girmişler, saldırılar, istilalar yapmışlardır. Batı’ya saldıran ve İspanya’yı ele geçirerek Fransa sınırına kadar giden Araplar da vardır. Fakat efendiler, her saldırıya daima bir karşı saldırı düşünmek gerekir. Karşı saldırı ihtimalini düşünmeden ve ona karşı güvenilir bir tedbir bulmadan saldırıya geçenlerin sonu, yenilmek, bozguna uğramak ve yok olmaktır. Atilla, Fransa ve Batı Avrupa topraklarına yayılmış olan imparatorluğunu batırdıktan sonra, bakışlarımızı Selçuklu Devleti’nin yıkıntıları üstünde kurulmuş olan Osmanlı Devleti’nin İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere çevirelim. Osmanlı hükümdarları arasında Almanya’yı, Batı Roma’yı ele geçirerek çok büyük bir imparatorluk kurma çabasında bulunmuş olan vardı. Yine bu hükümdarlardan biri bütün İslam dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye ve Mısır’ı zaptetti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da hem Avrupa’yı zapt etmek hem de İslam dünyasını hüküm ve idaresi altına almak gayesini güttü. Batı’nın sürekli karşı saldırısı, İslam dünyasının hoşnutsuzluk ve isyanı ve bu şekilde bütün dünyayı ele geçirme düşünce ve emellerinin aynı sınırlar içine aldığı çeşitli unsurların uyuşmazlıkları, sonunda benzerleri gibi Osmanlı İmparatorluğu’nu da tarihin sinesine gömdü.’ Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘ölçüsüz ve hesapsız’ fetih anlayışının Osmanlı’yı yıkıma sürüklediğini iddia eden Başbuğ Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasetini, ‘Milli değil, belirsiz, bulanık ve kararsız’ diye adlandırmıştır. Başbuğ Atatürk’ün Osmanlı’ya yönelttiği temel eleştirilerden biride ‘Osmanlı’nın Türkleri ihmal ettiği’ yönündedir. Başbuğ Atatürk’e göre Osmanlı, izlediği fetih siyaseti sonunda fethettiği yerleri korumakta güçlük çekince buralarda yaşayan farklı dil, din ve geleneklere sahip milletlere bütün bu farklılıklarını koruyabilecekleri istisnalar, imtiyazlar verdikten sonra Türkleri de buralara muhafız yaptığıdır. Başbuğ Atatürk, Türklerin Osmanlı’da askerlikten başka nerdeyse hiçbir şeyle uğraşmadıklarını, oysa diğer milletlerin çalışarak zenginleştiklerini ve sonuçta Türklerin kendi anayurtlarında başkasına muhtaç duruma düştüklerini belirtmiştir. Başbuğ Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk bir konuşmasında sözlerine şöyle devam etmiştir: “Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir vaziyete getirilmişti. Bu netice arz ettiğim gibi, milletin kendi iradesine ve kendi hakimiyetine sahip bulunmamasından ve bu irade ve hakimiyetin şunun bunun elinde istimal edile gelmiş olmasından kaynaklanıyordu.’ Bu verdiğim örneklerden sonra Başbuğ Atatürk’ün aslında ‘Osmanlı eleştirilerinin’ temelinde, yeni kurduğu Türk Devleti’ni daha sağlam temeller üzerinde yükseltmek için Osmanlı’nın yaptığı hataları bilip bu hataları tekrarlamamak düşüncesinin olduğunu rahatlıkla anlayabileceğimiz kanaatindeyim. Peki bu verdiğim Başbuğ Atatürk’ün nazarından doğan tarihsel bilgileri şimdiki bazı duruşlarla benzetebildiniz mi sevgili okurlar? Biz, Suriye’de Türk Ordusunun teröristlere karşı verdiği mücadelede kanımızla sulanan toprakların Lozan anlaşmasına göre toprak bütünlüğü bozulan Suriye’den bize katılacağını düşünürken, askerimizin o topraklarda huzuru sağladıktan sonra toprakları gerçek sahipleri olan araplara ve kürtlere bırakacağı açıklamaları bence çok talihsizdir. Bu tarihi gerçeklerde Türk’ün başka milletler için savaştırılması benzerinden başka bir şey değildir ve kabul edilemez. Tarih tekerrürden ibaretken, biz neden geçmişteki hatalardan ders almıyoruz da aynı hataları sil baştan işlemeye çalışıyoruz, hiç düşündünüz mü? Bu yüzden tekrar tekrar bu durum ile ilgili kanaatimi söylüyorum; Osmanlı’nın yapmaya çalışıp ta nihayetinde parçalandığı siyasi görüş gibi, birçok milleti anıp, bu milletleri bir millet adı altında toplamaya çalışıp ümmetçilik yapmak, düşmana ben hamuru oluşturdum sende şimdi bu hamuru arzuna göre parçalara ayır, mezhep ve millet nifaklarını ekip pişir demekten başka bir şey değildir. Bölünmez bütünlüğümüzü korumak ve ülke olarak güçlenmek için tek birleşeceğimiz değerimiz Türk Milleti, Türk Ulusu olduğumuzdur. Türk Ordusu bir tek Türk Milleti ve Devleti, yani vatanı, milleti ve Cumhuriyeti korumak için savaşır, savaşmalıdır, savaştırılmalıdır.


Türkiye’de kadın olmak zor, hele gene çalışan bir kadın olmak daha zor. 8 Mart Dünya Kadınlar gününü çok önemsediğim bu hafta, aile içinde olsun, sokakta olsun, nerde ve ne şekilde olursa olsun, kadına, çocuğa ve hayvana şiddeti esefle kınıyorum. Şiddet görüp susan kadınlarımıza diyebileceğim tek şey; susmayın, utanması gereken siz değilsiniz ve inanın bana şiddet gören de bir tek siz değilsiniz. Suçlu olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Bu yüzden size şiddet uygulayan canileri haklı mı buluyorsunuz? Hayır, işin aslı öyle değil. Ne siz suçlusunuz, nede onlar haklı. Kimsenin size zarar vermesine izin vermeyin ve bunu kimseden utanmadan yüksek sesle dile getirin. Çünkü siz şiddete maruz kaldıkça sustuğunuz sürece o vicdansız yaratıklar size şiddet uygulamaya devam edecektir. Hakkınızı arayın, Devlete sığının. Devletimiz bizi korumakla yükümlüdür. Ve en önemlisi; Atamızın bize armağan ettiği Cumhuriyetimize sahip çıkın, çünkü yine bizi koruyan Cumhuriyetimizin bize kazandırdığı haklarımız olacaktır.

TENGRİ BİZ MENEN!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir