Yunan Devleti’nin Kuruluşu ve Zulmün Başlangıcı

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır.
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”
Mehmet Akif Ersoy

Türk tarihinde yaşanmış birçok katliam mevcuttur. Bunların kimi bilinir ve anlatılırken kimi de pek bilinmez, anlatılmaz. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Ermenilerin, Erzurum-Kars bölgesinde genel olarak tatbik ettikleri katliamlardan defalarca bahsedilir. Arkadan gelen her nesil bu vahim ve acı olaylar hakkında az çok bir şeyler bilmekteler. Yine Ermenilerin Dağlık Karabağ bölgesine bağlı Hocalı’da yaptıkları katliamda az çok bilinmekte her yıl 26 Şubat günü anılmaktadır.
Peki kurucu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ülkeyi emanet ettiği Türk Gençliği asıl bilinmesi gereken ülkenin gelecek dönemlerine dahi etki etmiş olan Trakya ve Ege bölgelerinde ki Yunanlılar tarafından yapılmış soykırımları ne derece bilmektedir? Bir Hocalı bilinirken onlarca Hocalı’nın yaşandığı bu kan kokan yıllarda buralarda neler yaşanmıştı? Vahşetin ve zulmün hüküm sürdüğü 1919-1922 yıllarında geçen bu dönem hakkında satırlar sessiz, kitaplar suskun, tarihçilerse suspus.
Yunanistan Nasıl Kurulmuştu?
Fransa sınırları içinde 5 Mayıs 1789 günü ülkedeki mevcut iktidara karşı bir hareket başlamış. Bu hareketin tesirinin ilerleyen günlerde büyüyüp gelişmesi ve kıta Avrupa’sın da diğer büyük ülkelerde de etkisinin hissedilmesi sonucu. Birçok milliyetçi kıpırdanmalar yaşanmış. Osmanlı İmparatorluğu gibi çoklu etnik yapıya sahip bir ülkede de Türk olmayan gruplar içinde karşılığının olması kaçınılmazdır. Nitekim 1804’de ilk aykırı sesler Sırplar içinde yükselmiş. Bu isyandan 17 yıl sonra 1821 yılında bu sefer Rus destekli Mora’da Yunan isyanı çıkmış. 1832 yılında ise günümüz Yunanistan Cumhuriyet’inin öncülü olarak Yunanistan Krallığı kurulmuştur.
Yunan isyanı Yunanlılık idealinden ziyade, Bizans-Rum ideali şeklinde çıkmış. 1778’de Rus Çariçesi II. Katerina ve Avusturya-Macaristan İmparatoru II. Joseph “Grek Projesi” denilen bir plan hazırlamışlar. Bu plan ile tarih sayfaları arasına karışmış Bizans’ın yeniden diriltilmesi hedeflenmiştir. Kısa zamanda bu fikrin propagandası Rumlar arasında karşılık bulmuş. Rumlar içinde çeşitli ihtilal cemiyetleri kurularak teşkilatlandırılmışlardır.
Kurulan bu cemiyetler arasında en dikkat çekeni ise Katerina himayesinde faaliyetlerini sürdüren 1814 yılında Emmanuel Karasu tarafından kurulmuş. Daha sonra başkanlığına gelen bugün Yunan milli kahramanı olarak bilinen Alexandre Ypsilanti önderliğindeki Etnik-i Eterya (Filika Eterya) idi. Rum isyanının teşkilatlanması konusunda en önemli rolü ise İstanbul merkezli Fener Rum Patrikhanesi oynamaktaydı.
Yunan isyanı çıktığı sırada bu isyana önemli derecede farkında olmadan fayda sağlayan bir Osmanlı paşası olmuş. Tepedelenli Ali Paşa, Osmanlı ordusunu bir süre uğraştırmıştır. Ordu bu isyanı bastırdıktan sonra Mora üzerine yürümüştür. Bu sırada isyancılar bazı bölgelerde başarılı olmuş. Ele geçirdikleri kalelerde Türk ve Müslümanları katletmelerine rağmen batılı büyük devletler nezdinde aksi yönde propagandalar yaparak destek sağlayıp. Osmanlı aleyhinde Avrupa halklarında olumsuz tepkiler oluşmasına neden olmuşlardır.
Tepedelenli Ali Paşa’yı yenen Osmanlı ordusu Mora’ya inmiş. Mısır’dan ise Kavalalı Mehmed Paşa’nın desteklerinin gelmesiyle 1827 Mora İsyanı bastırılmıştır. Lakin aynı yıl Mora’nın Navarin limanında Osmanlı-Mısır donanması yakılmış olması Bu olayı takiben bir Fransız ordusunun Mora’yı işgal etmesiyle durumlar değişmiş. Masada kartlar yeniden dağıtılmıştı. Bu olaylar üzerine Rus devletiyle 1828-1829 savaşı patlak vermiş. 1829 Edirne Antlaşması sonucu bu savaş sona ermiş. Bu antlaşma ile Yunanistan ise bağımsızlığını kazanmıştır.
Yunan Devleti’nin kurulmasını hedefleyen ihtilal ve isyanların örgütlenmesinde daima baş rolü Fener Rum Patrikhanesi papazları üstlenmişti. Mora İsyanı ile ilişiği olduğu düşünülen V. Gregorios 1821 yılında II. Mahmud’un emriyle Paskalya gecesi patrikhanenin orta kapısında asılarak üç gün cesedi asılı şekilde halka teşhir edilmiştir. Patrikten başka Edirne, Edremit, Kayseri ve Tarabya piskoposlarıda idam edilir. Patriğin önünde asılı olduğu bu orta kapı bildiğim kadarıyla halen kapalıdır. Yunanlılar Patrik seviyesinde bir Müslüman din adamını bu kapıda idam etmeye yemin etmişlerdir. Bu olana kadar da kapı kapalı kalacaktır.
Netice itibariyle Rus tahrikleriyle Balkanlarda peş peşe isyanlar çıkmış. Bu kaos döneminde Balkan ulusları bir bir bağımsızlıklarını kazanmış. Bu isyanlar sonucu büyük Osmanlı Devleti aşırı şekilde yıpranmış ve güç kaybetmiştir. Bu yetmemiş gibi Balkan devletleri 1912’de hızlarını alamamış aralarında birleşerek yaralı aslan Osmanlı’nın boğazına diş geçirmeye çalışmışlar. Osmanlı, Trablusgarp’ta İtalyanlar ile boğuşurken Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar ve Karadağlılar harp ilan etmişlerdir. Ordumuz içindeki siyasi kamplaşmadan da faydalanarak kısa sürede Sırplar Manastır’a Yunanlılar Selanik’e, Bulgarlar Edirne’ye girdiler. I. Balkan Harbi sonunda ele geçirdikleri yerleri bölüşmede anlaşamayıp birbirlerine düştüler. Bu karışık dönemde kurulan komite birlikleri ise Balkanlar’da yaşayan Müslüman Türk nüfusa çeşitli zulüm ve işkenceler uygulamış. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu zulümler Anadolu’da devam etmiştir.
İZMİR’İN İŞGALİ ÖNCESİ DURUM NASILDI ?
Birinci Cihan Harbi öncesi Yunanistan tahtında Kral Konstantin otururken, başbakanlıkta ise Elefterios Venizelos bulunmaktaydı. Fakat bu ikili arasında siyasi çekişme olduğu için Kral, Venizelos’u birkaç kez görevden almış. Nihayet Yunan ihtilalcilerinin Selanik’i işgal ettikleri sırada Venizelos’da Atina’dan kaçarak Selanik’e gelmiş. Burada Atina hükümetine karşı yeni bir hükümet kurmuştur. Girit dahil Yunanistan’a bağlı adalar yeni Selanik hükümetini tanımış. Mora’ya asker çıkartarak Kral Konstantin’i devirip yerine oğlu Aleksandr’ı yeni Yunanistan kralı olarak tahta geçirdiler.
Selanik’te Fransız ordusuna yardımcı olmak için 200.000 kişilik bir Yunan ordusu kuruldu. Bu ordunun Makedonya’da İtilaf devletlerine Birinci Dünya Harbi sırasında çok faydası olmuş. Yalnız bu bölgede kıyım ve tecavüz olaylarının yaşanmasına sebep olmuşlardır.
Savaş sonu imzalanan Mondros Ateşkes antlaşmasının 7. maddesi (İtilaf Devletlerinin emniyet ve selametlerini tehdit eden bir durum karşısında herhangi bir stratejik noktayı işgal etmeleri hakkına sahip olmaları) Osmanlı hükümetince kabul edilmiş. Nitekim Yunan hükümeti İzmir’in işgali konusunda dünya kamuoyunu Türkler burada Rumlara rahat vermiyorlar diye yanlış yönlendirerek işgal konusunda izin almayı başarmışlardır. Fakat Lord Curzon 18 Nisan 1919’da hazırlamış olduğu bir muhtırada ‘’Selanik şehrinin kapılarından 5 mil ötede asayişi devam ettirmekten aciz olan Yunan Hükümetine bütün İzmir vilayetinde nizam ve asayişi kurmak vazifesi emanet edilebilir mi ?‘’ diyordu.
Lord Curzon, İzmir’in işgalinde sonra Yunanlıların yaptığı işkence,zulüm ve katliamları gördükten sonra sözlerine devam ederek ‘’İzmir’in Yunanlılar tarafından istilasına meydan vermek, yaptığımız hataların en büyüğüdür. Bunu tasvip etmediğimi daha 18 Nisan 1919’da söylemiştim.’’demiştir.(1)
19 Mayıs ayı İzmir ve çevresinde kanlı bir ay olarak bilindiği gibi,1919 yılı da Osmanlı Devleti’nin de en kötü şartlar içinde yaşamını sürdürmeye çabaladığı bir yıl olmuştur. Ordu kışlalarda mahkum bir haldeyken, koca imparatorluk dört bir yandan parçalanmaya musaitken Yunanlılarda aç sırtlan sürüleri misali av olmuş ihtiyar aslandan büyük bir lokma koparabilme hayaline kapılmıştı.
Haçlı ruhunun halen yaşadığı büyük Avrupa devletleri Müslüman Türk milletini yeryüzünden silme görevini Yunanlılara vermiş. Onlarda Anadolu içlerine girerek türlü zulüm,işkence ve katliam hareketlerine girişmişti. Hedefte yeni bir Bizans Devleti kurmak vardı. Bunun yanında doğal olarak Karadeniz kıyılarında ise bir Pontus Devleti kurarak işlerini kolaylaştırmış olacaklardı.
Bu hedef doğrultusunda ilk adım İzmir’e ayak basarak Anadolu’da ki işkence ve cinayetlerini sergileyeceklerdir. 24.07.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir