Merhaba, bu yazımızda Anadolu’da önemli bir unsur olan ozan geleneğine değineceğiz. Yunus Emre,Anadolu’da 15. yüzyılda rastladığımız önemli bir ozandır. Anlatımı, dili sade kullanışı, ve dünya ötesi sevgi anlayışıyla aslında kendi zamanının ötesinde bugün bile çağdaş sayılabilecek bir sanatçıdır. Yalnız ozan geleneğinden önce Anadolu’daki dönemsel ortama bir bakış atsak iyi olur.
Anadolu’da Türkler’den ve İslamiyet’ten önceki medeniyetlerde, ve daha da öncesinde Yunan Mİtolojisiyle yoğrulmuş hamur gibi bir toprağın üzerinde yer alan br katmanı hatırlayarak anlatıma başlayalım. Homeros’un Destanlarından ve tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre elinde arp ile şiir söyleyen ozanlar olduğunu biliyoruz. Hristiyanlık ile birlikte Avrupa’da ve Anadolu topraklarında gezgin dolaşan bir takım trubadur ve truyorlar olduğunu da biliyoruz. Bu gerçi Avrupa sanatının kökleriyle ilgili olsa da Anadolu’da antik Yunan Modları gibi makamsal bir müziğin temellerini atmaktadır. Belki de zamanla Osmanlı sarayına dönüşen Bizans Sarayının makamsal müziğinin köklerini burada aramak çok da yanlış olmaz.
Diğer yandan 8. yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da İslamiyet’in yaygınlaşması ve İslam kültürüne dair kurulan tekkeler tasavvuf kültürünü de beraberinde yaygınlaştırmıştır. Dünyada acı ve savaşlar olduğu sürece bu acılara merhem sürebilecek sevgi anlayışı da İslam sevgi ve hoşgörüsüyle ifade edilmektedir.
Tasavvuf ya da sufilik İslamın mistik yüzü olarak ifade edilir ve de insanın Allah’a ulaşmak için aşkın bir sevgiyle hareket ederek dünyasal dinamiklerle baş edebilecek bir takım usüller ile ibadet etmesini ve Allah’a ulaşmasını salık veren yöntemlerdir. Müthiş bir felsefesi vardır. Sevgi ve hoşgörünün, insan olmanın erdemlerinin, insanın nasıl sevilmesi gerektiğinin müthiş bir ifadesidir Sufizm.
Aslında zamansal açıdan Selçuklu Devleti ( kuruluş 1037-dağılma 1157) sosyal devlet anlayışıyla kurduğu eğitim kurumları ve şifahaneler ile bu kültürün önemli ölçüde destekçisi olmuştur.Tabi ki bu anlattığımız dönem Avrupa’nın ortaçağına (5. yüzyıldan 15.yüzyıla kadarki dönem)denk gelmekte ve Hristiyan Dinini korumak amaçlı baskıcı Engisizyon bilimcilere ve akıl hastalarına vahşice idamlar yapmaktadır.
İşte tam da burada Anadolu Topraklarında, Edirne’de, Amasya’da, Kayseri’de, Sivas Divriği’de,Konya’da günümüze sadece 11’i kalan şifahanelerde müzik ve makamlarla hastalıklar tedavi edilmekteydi. Akıl hastaları Avrupa’da cadı diye yakılırken, hangi makamın hangi akıl bozukluğuna iyi geldiğine dair araştırmalar yapılıyordu.
Anadolu’da gezgin dolaşan ve bir dergahın kapısına dayanan Yunus’un yaşadığı Anadolu ortamı tam olarak yansımasa da işte buna yakın bir tablo olmalı diye düşünüyorum. Yunus Emre’nin bazı kaynaklarda Karaman’lı olduğu belirtilir ancak Hacı Bektaş-ı Veli’nin eserlerine bakarsak Sarıköy’lü olduğu kanısına varabiliriz. 1238 ‘de doğduğu 1320’de öldüğü rivayet edilir. Halk tatafından çok sevildiği için pek çok yerde adına mezarlar yapılmıştır.
Yunus Emre okur yazar olmayan bir çifçi iken kıtlık yaşanır ve Kırşehir’de Hacı Bektaş-ı Veli adında birinin kapısına gelen ihtiyaç sahiplerini boş göndermediğini duyar. Kendisine ulaşmak için yola çıkar huzuruna vardığında kendisine ne istediği sorulur. Bu soru ilginç bir sordur. Kendisine buğday mı himmet mi istediği sorulunca buğday diyen Yunus sonradan pişman olur. (Himmet tasavvufta manevi yardım anlamına gelmektedir.) Yoldan döner ve himmet istediğini söyler. Bunun üzerine kendisini Tapduk Emre’ye yönlendirir Hacı Bektaş-ı Veli. Sonuç olarak Yunus Emre dergaha odun taşımakla görevlendirilir. 40 yıl boyunca bu görevi kusursuz yürütür. Dergaha eğri odun bile sokmaz. Şeyhinin kızıyla evlenir ancak kendini layık hissetmez. Kendini bir türlü yeterli manevi gelişimi gösteremediğini düşünen Yunus gün gelir ki üzüntüyle dergahtan ayrılır ve yolda başına gelenlerden aslında istediği mertebede olduğunu anlar. Geri döner ve şeyhinin kendisine kızmadığını anladığında ellerine sarılır. Bazı kaynaklarda o anda ölüme vardığı söylenir.
Yunus Emre’nin Divan ve Risalet’i Nüzhiye adlı iki eserinde toplanmıştır şiirleri. Kendisi tasavvuf ağırlıklı bir halk şairidir. Sade ve öz bir Türkçe kullandığı için bugün bile dupduru bir anlatım ile şiirlerinde sadelik parlamaktadır. Halk tarafından çok sevilmiştir. Allah sevgisi onda esastır. İbadetini cennete girmek için değil Allah’a olan aşkın bir sevda için yapmaktadır. İnsanın malzemesinin, psikolojisinin, nefsinin açıklarını bilmekte ve bunları hoş görerek insanlık mertebesinin aşılması gerektiğini söylemektedir. Sözleri kalbin derinliklerine işleyen güçlü bir enerjiyle doludur. Kalp sözü onun kalbinin merkezinden kalbin merkezine akar. İşte ölümsüz olmanın yanıda evrensel olmak böyle birşeydir.
Günümüzde de sanatın derinlerine dalamadığımız alanları anlamlandıramayız. Aslında sanat dediğimiz şey saf sevgiden damıtılmadıkça kalplere nüfuz edememektedir. Ne mutlu ki Yunus gibi atalarımız var. Onlardan bize kalan miras kuru bir söz değildir. İnsan olmanın en derin, en saf en derin felsefesidir. Onun bu yola çıkaran ilk tercihi, ‘buğday karın doyurur, himmet doyurmaz’ demesi bile insanın göreceli olarak yanlış seçimleri sonucu çıktığı yolda neler yapabileceğinin, bir insan olarak kainatta ne kadar yol alabileceğinin kanıtıdır. İnsanlar arasındaki en kısa yol kalpten kalbe akan sevgi yoludur. Sevgiyle ve şiirle kalın.
Şükriye Arslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir